25 Temmuz 2013 Perşembe

Doğu'nun Limanları - Amin Maalouf

Yazarın, daha önce tarih kitabında görüp hafızasına kaydettiği bir direniş kahramanını tesadüfen metroda görmesiyle başlar kitap.

Kahramanımız İsyan Kitabdar, köklü ancak garip bir ailede büyümüş, babasının onun bir devrimci olmasına dair planlarını fark ederek bu planlardan kaçmak için Fransa’da tıp eğitimi almaya karar vermiştir. Ancak hayat ona hiç hesaba katmadığı sürprizler hazırlar.

Yazar, aklından çıkmayan bu kahramanın peşinden gidip onunla tanışma fırsatı yakalar. Sadece tanışmakla da kalmaz, İsyan ona hayatını anlatır. Çocukluğu, savaş ve direniş yılları, tek aşkı Clara ve sürprizini bozmak istemediğim için yazamadığım daha nice olayları, 4 gün boyunca anlatır.

Bloglarda gördüğüm yorumların sebebini çok daha iyi anladım, gerçekten sürükleyici, iç burkan, nadiren de olsa umut aşılayan bir kitap.


Bu şehirde doğmuştu, ama gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir.

Aşk ilk günkü gibi kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse. Hayat, insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.

Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.

23 Temmuz 2013 Salı

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş

Takip ettiğim bloglarda, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli kitabı ile sıkça görmekteydim yazarın adını ancak "alınacak kitaplar listemde" ilk sıralarda değildi. Geçtiğimiz ay bir kitapçıda gördüm yeni kitabını, öyle güzel bir ismi vardı ki kayıtsız kalamadım.

Sekiz farklı öyküden oluşan bir kitap, öyle samimi öyle gündelik öykülerden oluşuyor ki ısınmamak elde değil. Ben çok sevdim, en çok "Benim Adım Feridun" isimli öyküyü sevdim. Diğer kitabını da mutlaka alıp okuyacağım.



Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiğinde de sen geçmiş olduğunu bile fark etmiyorsun. Yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor.

Ben niye yalnızım? Şu köpek bile tasmasını kavrayan ele dönüp dönüp gülümserken, ben böyle sevdiğim, böyle kendimden vazgeçtiğim halde niye yalnızım, niye mutsuzum?

Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından...

Değirmen - Sabahattin Ali

Daha önce Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan isimli kitaplarını okuyup tüm kitaplarını okumak istediğim yazarlardan biridir Sabahattin Ali.

Kitaplarında anlattıklarının yanı sıra (hatta daha fazla) anlatım biçimini çok severim. Naif ama iç acıtan bir üslubu vardır. En azından okuduğum romanları böyleydi, bu nedenle öykülerini de almaya başladım.

Okuduğum ilk öykü kitabıdır Değirmen. Yine aynı tarz bir anlatım var ve yine iç acıtıyor. Her öykünün sonunda burun sızım biraz daha arttı. Eğer herhangi bir kitabını okuyup sevdiyseniz bunu da seversiniz, tavsiye ederim.




Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?

Günler, kuvvetli bir rüzgarın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk.

Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

21 Temmuz 2013 Pazar

Günün Notları



- Bloguma yazmayı özledim.

- Kitap ya da film yorumları yapmak zaman istediği için kolay olmuyor o yüzden biraz bıdı bıdı edeyim bakalım.

- Fotoda görünen kitaplığımın dağınık halidir. Bu aralar biraz üşengeçsem demek. :)

- Bu haftanın önerileri,

vizyondan “Sevimli Canavarlar Üniversitesi”
Alper Canıgüz’den “Alper Kamu Cehennem Çiçeği”
Yerebatan Sarnıcı ve tarihi yarımada turu. (Defalarca gezdim yine gezerim, hiç bıkmam.)

- Alper Canıgüz, Emrah Serbes ve Barış Bıçakçı daha çok yazsın olur mu?

- Takip ettiğim blogları geriye dönüp tekrar tekrar okumayı çok seviyorum. Her defasında yeni bir detay buluyorum.

- Bir de bloglardaki yaz rehaveti artık bitsin ve herkes bol bol yazsın istiyorum, çok şey mi istiyorum? :)

- Kariye Müzesi’ne gitmek istiyorum.

- Geceyarısından Önce’yi izlemek istiyorum ama yakınlarımda bir sinemada vizyon görememiş maalesef. Sanırım dvd için bekleyeceğim.

- Bu yaz da tatile gidemedim, o yüzden biraz gerginim.

- Filmekimi ve tiyatro sezonu başlasın, çok özledim.

- Yine dayanamadım ve kitap siparişi verdim.

- Yazının şarkısı şu olsun, benim için bu aralar anlamı büyük... http://www.youtube.com/watch?v=eMU-s1PHnIM


13 Temmuz 2013 Cumartesi

Oryantalizmin 1001 yüzü ve Geçmişten Günümüze Yelpaze


Edward Said, 1978’de yayınladığı Orientalism adlı kitabında Oryantalizmi Batılı kimliğin oluşumunda kilit rol oynamış yaygın ve tutarlı bir kültürel söylem olarak inceledi. Bu söylem Doğu’yu masalsı, geçmişe hapsolmuş, şiddet ve bağnazlıkla dolu bir “karşıt dünya” olarak kurguluyordu.

“Oryantalizmin 1001 Yüzü” sergisi, Said’in düşünsel mirasına saygıyla yaklaşmakla beraber, ilhamını yakın dönemde Oryantalizm konusunda süregelen yeni tartışmalardan alıyor. Burada benimsenen yaklaşım, Oryantalizmi sadece Batılı “merkez”in denetimi altındaki yekpare, kültürleri iki kutba ayıran bir söylem olarak görmek yerine bu olguya Avrupa bağlamının dışından da bakabilmeyi, çoğul, farklı, bazen de çelişkili yüzlerini ayrıştırmayı hedefliyor.

Yukarıdaki paragraflar Oryantalizmin 1001 yüzü sergisinde yer alan tanıtım metnindendir.

Sergi, ansiklopediler, kitaplar, kıyafetler, arkeolojik kalıntılar, heykeller, fotoğraflar ve resimlerden oluşuyor. Özellikle arkeolojik bölümde, örneklerin çok fazla olmamasına rağmen çok uzun süre kaldığımızı belirtebilirim. En sevdiğimiz kısım da burasıydı. İki katın tamamını yaklaşık 2,5 saatte gezmiş olmamız da yine her notu okuma ve bazı notlar alma merakımızla ilgili olabilir. :)

Diğer sergiye gelince, en güzel kısmı Atlı Köşk’ün içinde olması! Normalde yelpazeler çok ilgimi çekmiyor ancak köşkün içini çok merak ettiğim için gezdik. Her ne kadar ilgim olmasa da her bir yelpazenin ayrı bir sanat eseri gibi olduğunu belirtmeden geçemem, haksızlık olur. Hepsi çok çok güzeldi.

Sergilerden sonra mutlaka müze mağazasına uğrayıp hediyelik alırdım ancak bu sergide seçenek yok denecek kadar azdı maalesef, bu anlamda elim boş döndüm.

Oryantalizmin 1001 yüzü sergisi 11 Ağustos’a kadar devam edecek, ilginizi çekiyorsa mutlaka gidin derim.


Sergiden çıktıktan sonra aşağıya merdivenlerden değil de normal yoldan inmenizi tavsiye ederim. Her seferinde üstteki fotoğrafta da görünen bu güzelliği izleyebilmek için o yolu kullanıyorum. Ardından da Emirgan Sütiş’in manzarasına doya doya bir çay içilir bence! :)

12 Temmuz 2013 Cuma

Saraydan Kız Kaçırma


Mozart'ın önemli eserlerinden biri olan Saraydan Kız Kaçırma’yı 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali sayesinde Topkapı Sarayı avlusunda izleme fırsatı bulduk.
Konusunu kısaca özetlemek gerekirse; İspanyol soylusu Belmonte, sevgilisi Konstanze’yi kurtarmak için Topkapı Sarayı’na gelir. Konstanze, korsanlar tarafından saraya satılmıştır. Belmonte ve uşağı Pedrillo saraya girmek ve sevgilisini kaçırmak için plan yapar, bu amaç için Selim Paşa’nın kahyası Osman ile mücadele ederler.
Kaçış zamanı geldiğinde Osman ve Selim Paşa’ya yakalanırlar. Ancak Selim Paşa tarafından cezalandırılmayıp özgür bırakılırlar.

Özellikle ortam muhteşemdi, fotoğraftaki görüntünün hemen önünde, tatlı bir esinti eşliğinde opera izlemek gayet keyifliydi. Ancak organizasyon konusunda hala eksik olduğumuzu gösteren bir geceydi.