28 Şubat 2011 Pazartesi

Mavi Melek (Profesör Unrat) - Heinrich Mann

Profesör Raat, otoriter, insanlarla iletişim konusunda beceriksiz, sert mizaçlı bir lise öğretmenidir. Bu özelliklerinin ve isminin de benzerliği nedeniyle herkes ona çöp anlamına gelen Unrat lakabını uygun görür. Profesör Raat’ın tüm amacı öğrencilerini ders boyunca aşağılamak, yanlışlarını bulup sınıftaki deliğe tıkmak ve kendisine “Unrat” diyenleri enselemektir.

“Yirmi beş yıldan beri okulda görevli olduğundan, kentte ve çevresinde birçok eski öğrencisi vardı, lakabını söylediklerinde enselediği ya da yaptıklarını kanıtlayamadığı öğrencileri; hepsi de onu hala bu adla anıyorlardı. Okul, avlunun duvarlarında bitmiyordu onun için; çevredeki evlerin üzerinden yayılıyor, her yaş grubundan kentliyi içine alıyordu.”

Ertzum, Lohmann, Kieselack isimli üç öğrencisinin Mavi Melek isimli bir batakhanede Rosa Fröhlich isimli bir sanatçı ile birlikte olduğunu tesadüfen öğrenir. Bunu kanıtlayıp üç öğrencisini de enselemeyi planlar. Özellikle Lohmann’ı enselemek konusunda saplantılıdır. Lohmann, profesörün gözünde, kendisine Unrat şeklinde hitap etmeyerek onu aşağılayan bir küstahtır.

Kentte yaptığı arama sonucunda Rosa’nın çalıştığı batakhaneyi bulur. Ona hesap sormaya gider ancak garip bir şekilde kadının etkisi altında kalır. Hayatında ilk kez aşık olmuştur. Unrat için artık hayat Mavi Melek’tedir.

Hayatındaki bu yeni duygu ve Rosa’nın kendisine gösterdiği yakınlığın getirdiği güven ile tüm kentten intikam almaya başlar. Unrat, Rosa’nın adeta oyuncağı haline gelirken, Rosa ise kentin en çok konuşulan ve istenilen kadını olur. Hem karşılaştığı tüm erkeklerin hem de kendi hayatının çöküşünü getirmesi ise uzun sürmez.

Kitap, 1930 yılında Mavi Melek adıyla Josef von Sternberg tarafından sinemaya uyarlanır. Film yazarına ve yönetmenine ün gertirmiş olsa da daha çok Marlene Dietrich’in akıllara kazınmasına hatta mavi melek olarak anılmasına sebep olur.


AJANDA Şubat sayısı yazımdan alıntıdır.

27 Şubat 2011 Pazar

Aşk - Kolektif

Posta kutunuzda en son ne zaman bir mektup gördünüz ? Kime mektup yazdınız ? Gönderdiğiniz ya da aldığınız e-postaları hayatınızdan çıkardığınızda geriye ne kalıyor ? En son ne zaman çağın hızına inat geride durmayı seçtiniz ? Sevgilinize ya da arkadaşınıza slayt gösterisi olan bir e-posta yerine sayfalar dolusu bir mektubu en son ne zaman yazdınız ?

Siren Yayınlarından Sıla Okur çevirisi ile çıkan AŞK, 2000 yılında tüm dünyaya yayılan, konusu “ I Love You” ve ekinde “Love Letter For You” isimli dosya bulunan, Filipinli bir korsanın yaydığı aşk virüsü sonucunda “Kimler aşk mektubu alır” sorusuna cevaben ortaya çıkmış. Önsözünde “ortak özellikleri, bazı gerçek olaylardan esinlenmiş olsa da, hepsinin kurmaca eserler olması” şeklinde açıklanmış. Leonard Cohen’den Etgar Keret’e, Margaret Atwood’dan Neil Gaiman’a birçok isim katkıda bulunmuş. Mektuplardan bazıları komik, kimisi hüzünlü, bazıları çok sıcak ya da trajikomik. Kitabın kapağı ise çok başarılı.

Jonathan Lethem’den...

Sevgili D(ünya),
Sana, vazgeçmeni söylemek için yazıyorum. Belki sen kendini kaybederken kazananlardan gibi görüyorsundur; sırtüstü yatıp yumuşak karnını bana açıyor, seni okşamama, gıdıklamama, orana burana bakıp sana gülmeme izin veriyorsundur. Daha mı kuvvetli tekrarlamalıyım ? VAZGEÇ. Hiç şansın yok. Direnmek nafiledir, nafilelik dirençlidir, çekingenlik cilvelidir, bırakmak özgürlüktür. Seni seviyorum ve senden her bakımdan üstünüm.

…Niye seni istediğimi bilmiyorum bile ve düşünmeme fırsat vermesen iyi edersin.

...Vazgeç, vazgeçtin zaten, benimsin artık.

Sevgilerimle.
M(ars)



Juli Zeh’ten...

Tanışmış olsaydık, mutlu olabilirdik. Tanışmadığımız gün çok güzeldi. Bardaktan boşanırcasına yağmur inmiş, gökyüzüyle yeryüzünü birleştiren bir köprü olmuştu. Sen bir kafeye sığındın, ben de ısınmak için bir pencere kenarındaydım. Rom ve kurabiye mevsimiydi. Masadaki mumun eriyiğini bardaklarımıza dökerek falcılık yapmaya çalıştık. Kaderimiz, bir bardak sodanın üzerinde yüzen kırmızı balmumu taneciklerinde gizliydi. Salonu bir kadın geçti baştanbaşa, küçük adımlarla. Ağzına kadar dolu bir fincanı iki eliyle tutuyordu. Çok güzeldi.


AJANDA Şubat sayısı yazımdan alıntıdır.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Her Temas İz Bırakır & Son Hafriyat - Emrah Serbes



Behzat Ç, cinayet masasında başkomiser. Yüzbaşının burnunu kırdığı için asker olamayıp polis olan biri. Düzene uyum sağlayamadığı ve rahat duramadığı için başkomiser kalmış. Karısından ayrılmış, abisi ile anlaşamıyor, kızı onu anlamıyor. 216 sigarası ve tekel birası ile arkadaş. Behzat Ç gerçek bir karakter. Kendisine iyi misin diye soranlara "saçma sapan konuşma" diye cevap veren, sanki hepimizin hayatının bir döneminde karşılaşacağı türden biri.

Kitapları bloglar aracılığı ile öğrendim, diziden önceydi. Ancak okuma fırsatını yeni bulabildim. İki kitapta birkaç saatte okunabilen, su gibi akan türden. İçerisinde cinayet, Ankara, dayak, futbol, erkekler, aşk, Gençlerbirliği, kırmızı vosvos, Gönül, küfür, Şule ve polisiye var.

İlk kitap, bir intihar ile başlayıp başka bir intiharla bitiyor. Oldukça geveze ve keyifli bir kitap. İkinci kitapta ise Red Kit isimli bir katil ve başkomiserin suskunluğu ekseninde yazılmış. Behzat Ç'nin suskunluğunun bile ayrı bir tadı var.

Kitapları okuduktan sonra diziyi izlemeye başladım. Henüz 3 bölüm izledim ama kitaptaki karakterlerin gayet başarılı bir şekilde seçildiğini söyleyebilirim.

Kitap(lar), Ankara ayazını merak ettiriyor insana. Bir de kitapları okuduğumdan beri burnumda rakı kokusu var, canım çekiyor...

3 Şubat 2011 Perşembe

Uzun Bacaklı Baba - Jean Webster

“Sayın Yetimleri Koleje Gönderen Nazik Hayırsever”

Judy, çoğumuzun kitaptan ziyade 90lı yıllarda TRT1’de yayınlanan Judy ve Uzunbacak isimli çizgi filmi ile tanıdığı ve o günleri anarken sıklıkla kullandığı karakterlerden biri.

Ailesi tarafından terkedilmiş ve katı kuralları ile tanınan John Grier Yurdu’nda yetişen Jerusha (Judy) Abbott 18 yaşına gelmiştir ve yetimhane kurallarına göre artık oradan ayrılmak zorundadır. Kendisine koruyucu aile bulamamış olan Judy hayatında ilk kez bir mucize ile karşılaşır ve yetimhane müdürü Bayan Lippett’ten yetimhanenin mütevelli heyetindeki bir hayırsever üyenin kendisini koleje göndereceğini ve tüm masraflarını karşılayacağını öğrenir. Ancak bu iyiliğin karşılığında bazı şartları vardır. Öncelikle Judy bu hayırseverin gerçek kimliğini bilmeyecektir. İletişimleri sadece Judy’nin “John Smith” takma ismine yazıp göndereceği mektuplarla olacak ancak bu mektuplar yanıtlanmayacaktır. Yazdığı mektuplar hem eğitimiyle ilgili bilgi verecek hem de yazarlık yolunda pratiklik kazanmasında da yardımcı olacaktır.

Judy, ismini dahi bilmediği bu adamı sadece bir kez uzaktan görür ve o esnada duvara yansıyan uzun gölgesi nedeniyle ona “uzun bacaklı baba” adını verir. Kolej, o güne kadar yetimhane dışına çıkmayan Judy için bambaşka bir dünyadır. İlk kez arkadaşları olur, kitapların çekiciliğine yakalanır ve sürekli okuyarak kendini geliştirir, ilk kez kendine elbise alır, ilk kez tatil yapma imkanı bulur ve bir çiftlikte tatil yapar. Kendine ait bir dünya oluşturmaya başlar. İlk aşkını da bu dünya içerisinde yaşar. Tüm bunlar yaşanırken uzun bacaklı babasına birçok mektup yazar. Bu mektuplarda günlük yaşamının ve eğitiminin yanı sıra yaşadığı kırgınlıkları, sevinçlerini, şaşkınlıklarını, kzıgınlıklarını en içten ve doğal haliyle paylaşır. Ve hiçbir zaman karşılık gelmeyeceği söylenen mektuplarına beklediğinden çok daha mutlu bir yanıt alır.

Her ne kadar yayınevi tarafından kapağına Çocuk – İlk Gençlik ibaresi konmuş olsa da “Uzun Bacaklı Baba” hepimizin keyifle okuyacağı bir kitap.


AJANDA Ocak sayısı yazımdan alıntıdır.