29 Aralık 2011 Perşembe

Karışık...



- Öncelikle çekiliş sonuçları. (bkz: ilk foto) Sevgili kutupayusu ve yaprak, adresinizi yandaki e-posta adresime beklerim :)




- Yaklaşık iki yıl önce aniden karar vermiştim blog yazmaya, bu kadar keyifli şeyler yaşayacağımı bilseydim çok daha önce başlardım. Açtığım günden beri takip ettiğim ve fotoğraflarına terapi dediğim, sevgili Eda'nın sürprizi için ne desem az. Beni çok yakından tanısaydı ancak bu kadar uygun bir hediye seçebilirdi. Detaylara da bayıldım. Çok teşekkür ederim.


Şimdi de biraz entel yeni yıl dileği ve eski yıl muhasebesi...

- Yeni yıla yaklaşık 90 okunmamış kitapla giriyorum, bu yıl kitapların hepsi bitecek !

- Sherlock Holmes A Game of Shadows'u izledim ve çok sevdim.

- Bu yıl beni en çok etkileyen kitap John Fowles'tan Koleksiyoncu, film ise Martin Scorsese'tan Hugo oldu.

- Yeni yılda Bomba ve Yangın Duası yeniden sahnelensin, lütfen !

- Al Pacino, Venedik Taciri ile İstanbul'a gelsin!

- Tom Waits bu yaz İstanbul'da konser versin.

- Woody Allen İstanbul Film Festivaline gelsin ve söyleşisi vs olsun.

- Red Hot Chili Peppers konser haberi doğru olsun!

- Bir de sağlık ve mutluluk eksik olmasın.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Kitap...



Bahane bulmak istesem en az on tane sayabilirim sanırım ama gerek yok. Kitap aldığında ya da kendisine hediye edildiğinde mutluluktan deliren biri olarak bu sevinci başkaları ile paylaşmak istiyorum. Takip eden, etmeyen, geçerken sayfaya uğrayan yani kısacası herkese açık bir çekiliş bu. Gönlüm çok daha fazlasını isterdi ama elimde iki kitap var. İki sevdiğim yazardan, henüz benim bile okumadığım...

"Ben bu kitabı okumayı isterim" diyen varsa parmak kaldırsın :)

10 Aralık 2011 Cumartesi

Polaroid

Yakın zamanda edindiğim bir Polaroidim var henüz film alamadığım için hiç kullanamadım. Ancak sevgili Ceren'in tavsiye ettiği Pola programı sayesinde birkaç tane fotoğrafımı polaroide dönüştürebildim. Polaroid fotoğrafları çok seviyorum. En basit görüntü bile sevimli hale gelebiliyor sanırım.












16 Kasım 2011 Çarşamba

Günün Notları

- Uzun zaman olmuş dırdır etmeyeli.

- Sonbahar, rüzgar ve yağmuru sevdiğimi söylemiş miydim ?

- Tiyatro sezonumu açtım, bol ve kaliteli oyun izleyebileceğim bir sezon olsun.

- Güzel filmler izledim sinemada bu aralar; Bir Zamanlar Anadolu'da, Paris'te Gece Yarısı, Tenten, Behzat Ç... Bir o kadar da izlenecek film var.

- Diziler de başladı.

- Az kitap okuyorum bu aralar, yok denecek kadar. Ama eski hızıma dönerim yakında.

- Bugün yağmur altında yürüdüm biraz, iyi geldi.

- Aralık gelse de ortalık şenlense biraz. Yılbaşı, kırmızı, yeni yıl kararları, hediye telaşı... Güzel şeyler bunlar.

- Kitap fuarı başladı ama gitmeye üşeniyorum sanırım!

- Fotoğraflarla Atatürk sergisi 10 - 24 Kasım 2011 tarihlerinde Pera Müzesinde. Gitmeli.

- D&R'da İstanbul ile ilgili kitap ayraçları, kalem kutuları, bardak altları var. Mutlaka bakmalı.

- Postcrossing ile gelen kartlarım kutu dolusu oldu, mutluyum.

- Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi, Alexander McCall Smith - Bertie'nin Dünyası ve Etgar Keret - Buzdolabının Üstündeki Kız alınacaklar listemde ilk sıralarda.

- Blogumu 16/11/2009 tarihinde yazmaya başlamışım, 2 yıl olmuş.

7 Kasım 2011 Pazartesi

Şark Dişçisi

Engin Alkan ve Çağlar Çorumlu'yu Yedi Numara'dan beri çok çok sever içinde oldukları her yapımı takip etmeye çalışırım. (Sahi ne güzel bir kadro ve diziydi o?) İsimlerinin olduğu her oyuna daha konusunu okumadan biletimi alırım. Şehir Tiyatrolarının en sevdiğim yönlerinden biri ikisinin de o çatı altında olması.

Yeni sezon için keyifli bir oyunları var, Şark Dişçisi. Kendinden oldukça büyük bir kadınla (Sevil Akı) parası için evlenen çapkın Şark Dişçisi'ni (Çağlar Çorumlu) anlatıyor. Tabi sadece bu değil, aşıklar, figüranlar, canlı müzik, eğlence yani üç saat gülmek için gereken herşey var.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Haftasonu...

Biraz film...



Biraz müzik...





Biraz sanat...





Biraz kitap...



Biraz alışveriş...



Doğadaki güzelliklere şaşırmak ve şükretmek...







Biraz nostalji, hergün geçilen yoldaki keyifli detayların farkına varmak...





Bazen de kaçıp gitme isteği...

26 Ağustos 2011 Cuma

Amcam Oswald - Roald Dahl

Kitap, Oswald Hendryks Cornelius’un hızlı ve hareketli yaşamını anlattığı günlüklerinin bir kısmından oluşuyor.


“Oswald Amcamı bir kez daha anmak istiyorum. Amcam, yani müteveffa bilgiç, çelebi, örümcek, akrep ve baston koleksiyoncusu; opera aşığı, Çin porseleneleri uzmanı, çapkın ve hiç kuşkusuz tüm zamanların en büyük baştan çıkarma uzmanı Oswald Hendryks Cornelius’tan söz ediyorum.”


Oswald, 17 yaşındayken Cambridge’deki Trinity Kolejinden burs kazanır. Ancak bursu kullanabilmesi için 18 yaşında olması gerekir. Bir yıl boyunca Fransa’da dil eğitimi almaya karar verir. Bu karar aslında tüm hayatını değiştirecek olayların başlangıcı olacaktır.

Fransa’ya gitmeden bir gece önce babasının arkadaşı Binbaşı Grout’un anlattığı bir olayın etkisiyle tüm hayatı değişecektir. Binbaşı, Sudan’da rastladığı ve Sudan Kabarcık Böceği olarak adlandırılan bir tozdan bahseder. Bu tozun çok küçük bir parçası bile 9 dakika içerisinde bir erkeği delirtmektedir. Oswald, Sudan’a giderek bu tozdan alır ve katıldığı davetlerde el altından satmaya başlar. 17 yaşında biri için fena sayılmayacak bir servete sahip olur.

“ Büyük servetler, miras yoluyla kalmamışsa, çoğunlukla dört yoldan elde edilirler; hileyle, yetenekle, içgüdüsel kararlarla ya da şansla. Benimki bu dördünün de karışımıydı. İyi dinleyin, ne dediğimi anlayacaksınız.”

Servetini artırma yollarını aradığı bir dönemde karşılaştığı Profesör Woresley’in önemli bir buluşunu öğrenir. Bu buluştan faydalanmak için bir plan hazırlar ve hem profesörle hem de Yasmin isimli bir kadınla anlaşır. Kimler yoktur ki planın kurbanları arasında; Freud, Picasso, Bernard Shaw, Sir Arthur Conan Doyle, Puccini, Monet, Einstein, birçok ülke kralı ve daha niceleri.

Amcam Oswald, biraz abartılı, çoğunlukla saçma ancak bir o kadar eğlenceli bir kitap.



Ajanda Dergi Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı

“ Sen yine kendini sevdin. Bense onu sevdim ! ”

Ender ve Çetin, biri kel diğeri göbekli iki sıkı dost. Araya zorunlu ayrılıklar girse de en sonunda bir araya gelmeyi başarıp aynı evde yaşamaya başlarlar.

Ender, çevirmendir. Aynı zamanda kitabın anlatıcısıdır. Çetin ise mühendistir ve hergün karşılaştığımız insanlardan biridir, sıradandır.

Çocukluk arkadaşları, Amerika’da yaşayan Fikret tatil için Türkiye’ye geldiğinde ailesi ile birlikte bir trafik kazası geçirir. Tatil bitip dönmesi gerektiğinde ise üniversitede okuyan kardeşi Nihal’i emanet edebileceği iki insan vardır, Ender ve Çetin.

Kendi dünyalarında yaşamaya alışan ikilimiz için bir misafirle zaman geçirmek kolay olmaz. Nihal’e nasıl davranmaları gerektiğini bilemezler. Ancak ilk günlerde onlara uzak duran Nihal’in kendilerine yakınlaşması ile bir aile ortamı oluşur ev içinde. Fakat bu durumda uzun sürmez çünkü hem Ender hem de Çetin, Nihal’e aşık olur.

“ Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir ? ”

Bu muhteşem cümleyle başlıyor kitap. İki erkeğin aynı kadını nasıl farklı görebildiğini, aşklarını nasıl kendi içlerinde yaşatıp, dostluklarına zarar vermediğini anlatıyor.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, bloglarda daha önce görmüş olsam da okumamda en büyük etken filmin fragmanıdır. Ancak daha ilk yirmi sayfasında karar vermiştim yazarın diğer kitaplarını okumaya. Benim için ilk yirmi sayfa yeterli bir referans olmuştu.


“ Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle ! ”

“ Sessizlik, üzerinde onu eksilten değil tamamlayan bir şey olarak duruyor.”

“ O da anlamıştı herhalde ikimizden bir adam olacağını, benimle konuşulacağını seninle yaşanacağını.”

“ Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.”

“ Biz seninle pek konuşmuyor, rolümüzü oynuyorduk. Seni bilmiyordum ama ben makyajımı silip yatağa her girdiğimde, Nihal’in samimi ve kararlı bir hamleyle bu oyunu bizim yerimize bitireceğini hayal ediyordum. ‘Ne yapıyorsunuz siz!’ diye azarlayacaktı bizi küçük kızımız, ‘Anlamıyor musunuz, atmosferde Çetin ve Ender gitgide azalıyor, yakında nefes alamayacağım, görmüyor musunuz?’ Biz de bu oyuna bir son veriyoruz, normal halimize dönüp o yaşamsal bileşiği tekrar oluşturuyoruz: Çetinikisalakenderdört.”





Ajanda Dergi Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Roma'da Yedi Cinayet - Guillaume Prévost

1514 yılında Roma şehir meydanında, Marc Aurele Sütunu üzerinde bir erkek cesedi bulunur. Ancak bu cesedin başı yoktur ve kimliğini tespit etme olanağı sağlayan herhangi bir ipucu da yer almamaktadır. Ayrıca bir önceki gece meydanda yapılan maskeli festival nedeniyle katili bulmak neredeyse imkansızdır.

Katil, sütunun içerisindeki duvara, kurbanın kanıyla bir mesaj bırakmıştır. Ancak mesaj yarımdır ve ilk bakışta anlamsız görünmektedir. Birkaç gün sonra katil yazılı bir mesaj göndererek kurbanının ismini açıklar ve bu cinayetlerin devamının geleceğini bildirir. Mesajın doğruluğu ise kısa bir süre sonra anlaşılır. Bu kez Phocas Sütunu üzerinde yaşlı bir erkek cesedi bulunur. Bu kurbanların ortak noktaları günahkar olmalarıdır.

Polis yüzbaşı Barberi, cinayetin çözümlenebilmesi için eski Roma polis müdürünün oğlu genç tıp örencisi Guido Sibaldi ve üstat Leonardo da Vinci’den yardım ister. Üstat ve Sibaldi, tüm ipuçlarını bir araya getirip olayı çözmeye çalışır. Ancak zaman geçtikçe cinayetler artmakta ve Roma halkının sabrı azalmaktadır.

Sibaldi ve Guido, katilin Hieronymus Bosch’a ait bir eskizi canlandırdığını ve bu resimde toplamda 7 cinayet olduğunu keşfeder. 6. cinayet sonrasında tüm ipuçlarını bir araya getiren Barberi, Sibaldi ve Leonardo katili bulmayı başarır fakat bu başarı 7. cinayetin gözlerinin önünde işlenmesine engel olmayacaktır.

Polisiye, felsefe, tıp, resim, tarih, din ve gizemin bir arada olduğu keyifli ve sürükleyici bir kitap. Ayrıca yazarı Guillame Prevost’un ülkemizde yayınlanan tek kitabı.




AJANDA Dergi Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Kamelyalı Kadın - Alexandre Dumas Fils

Sizin için hiçbir şey olmadığımı biliyorum !

19. yüzyılda Paris’te, o dönemin soylularına ve yaşantılarına, yine dönemin ünlü bir fahişesinin hayatı aracılığı ile bakmamızı sağlar Kamelyalı Kadın. Olaylara bir anlatıcı (yazarın kendisi) aracılığı ile tanık oluruz. Yazar, bizzat tanışmadığı ancak uzaktan tanıdığı Marguerite Gautier’in eşyalarının açık artırmayla satılacağını öğrenir.

Kendisinin bile tam olarak bilmediği bir gücün etkisiyle bu açık artırmaya katılmaya karar verir. Satış günü geldiğinde Marguerite’nin evine ulaşır. Paris’in tüm soylu hanımları hem satılacak eşyaların güzelliği hem de merakları nedeniyle oradadır. Marguerite’nin kıyafetleri, eşyaları teker teker satılmaktadır. Eşyalar arasında ciltli ve kenarları yaldızlı bir kitap da yer almaktadır; Manon Lescaut. Yazar, başka bir alıcı ile çekişmesi sonucunda değerinden çok daha fazlasını ödeyerek kitabı alır.

Açık artırmadan birkaç gün sonra yazarın evine genç bir adam gelir ve o kitabı kendisinden satın almak istediğini söyler. Kendisi kitabı Marguerite’e hediye eden Armand Duval’dır. Armand, Kamelyalı Kadın’ın büyük aşk yaşadığı ancak ayrılmak zorunda kaldığı sevgilisidir. Ve yazarımıza tüm hikayeyi anlatmaya başlar.

"Bu öyküden Marguerite gibi tüm yosmaların onun yaptığını yapabileceği sonucunu çıkarmıyorum ; aklımdan bile geçmez böyle birşey, ama içlerinden birinin yaşamında, gerçek bir aşk duyduğunu ve bundan acı çektiğini öğrendim. Öğrendiğimi de okura anlattım. Bir görevdi bu."

Kitap, ünlü operasının yanı sıra 1936 yılında George Cukor yönetmenliğinde, Camille ismiyle filme uyarlanır ve Marguerite rolünde Greta Garbo yer alır. Hüzünlü bir aşk hikayesi, yüzlerce kez filmlere ve operalara konu olmuş bu kitabı mutlaka okuyun.



AJANDA Dergi Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

29 Mayıs 2011 Pazar

Büyük Uyku - Raymond Chandler

Polisiye kitaplarda yazarların oluşturduğu iyi ya da kötü karakterlerin
ne kadar önemli olduğunu bu türe meraklı her okuyucu bilir. Raymond Chandler de nevi şahsına münhasır bir karakter çıkarmış ortaya, Philip Marlowe.

Marlowe, özel dedektiftir. Söz dinlemeyip burnunun dikine gitme, alaycılık ve akıl yürütme konusunda üstün yeteneğe sahiptir. Kadın-lar-ı sever bu yüzden evlenmez, özel dedektiftir ancak parası yoktur ve iflah olmaz bir yalnızdır.

“ Lisanslı özel dedektifim, uzun bir süredir bu işi yapıyorum. Orta
yaşa merdiven dayamış, evlenmemiş yalnız bir kurdum, zengin değilim. Birkaç kez hapse düştüm, boşanma vakalarına bakmam. İçkiyi, kadınları, satrancı ve birkaç şeyi daha severim. Aynasızlar benden pek hazzetmez, ama iyi anlaşabildiğim bir-iki tanesi var. Buraların yerlisiyim, Santa Rosa’da doğdum. Kardeşim yok, bizim meslekte herkese olabileceği gibi, eğer bir gün arka sokakların birinde zımbalanırsam, kimse hayatının temel direğinin çöktüğünü falan hissetmeyecek.”


Marlowe’un müşterisi, eski general Sternwood'un birbirinden problemli iki kızı vardır. Küçük kızı Carmen, sürekli sorun çıkarmakta ve şantaj mektupları almaktadır. Büyük kızı Vivian ise üç kez evlenmiş, hırçın ve kumar düşkünü biridir. Kocası Rusty Regan aniden ortadan kaybolur. General bir tanıdığı aracılığı ile Marlowe'a ulaşarak şantajı yapan kişinin bulunması için yardım ister. Konuşma esnasında damadının ani gidişinden de bahseder. Ancak öncelikli yardım ihtiyacı duyduğu konu kayıp değil şantaj meselesidir.

Marlowe, eldeki ipuçlarını ve akıl yürütmelerini birleştirdiğinde ortaya çıkan görüntü şantajdan fazlası olur. Her ne kadar general yardım istememiş olsa da Rusty'i bulmak için de çaba gösterir.

Kitap, 1946 yılında Howard Hawks yönetiminde ve William Faulkner’in senorya desteği ile filme uyarlanır. Başrollerinde dönemin ünlü oyuncusu Humphrey Bogart ve Lauren Bacall vardır. Filmi de mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Everest yayınları, Ahmet Ümit editörlüğünde kitabın yeniden basımını sağladı. Önsözde belirtildiğine göre yazarın diğer kitapları da okurlarla buluşacak. Marlowe ve Chandler ile tanışmak için bu fırsatı kaçırmamak gerek.




Ajanda Dergi Mayıs sayısı yazımdan alıntıdır.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Firmin - Sam Savage

Firmin, Boston'da bir kitapçı bodrumunda dünyaya gelen bir faredir. On üç kardeşin en sonuncusudur. Diğer on iki kardeşinden çok daha zayıf ve çelimsiz olduğu için anne sütünden faydalanamaz ve karnını doyurabilmek için geceleri kitap yemeye başlar. Kitapları yedikçe mucizevi bir şekilde okumayı öğrenir. Önceleri yemek için can attığı kitapları okumak için sabırsızlanır, sürekli okur. Hatta yediği bazı bölümleri okuyamadığı için kendine kızar. Zamanla tüm kitapları okur. En sonunda ise kendi hayatını anlatan bir kitap yazar.

“Yazmaya çabaladığım tüm hayatım boyunca, açılış cümleleri kadar hiçbir şeyle bu kadar yiğitçe, evet yiğitçe uğraşmadım. Her zaman sanki açılışı düzgün yapabilsem gerisinin kendiliğinden geleceğini düşünmüşümdür. O ilk cümleyi kitabın diğer tüm sayfalarını barındıran bir ana rahmi gibi görmüşümdür. Doğmak için can atan deha parçalarının yuvası. Bu geniş hacimli ilk cümleden sonra hikaye kendi başına akmaya başlamalıydı. Ne büyük bir yanılgı!"

Firmin, okumaya başladıktan sonra kendini insanlara daha yakın hissetmeye başlar ve kardeşleriyle iletişimini koparır. Kitapçıda yaşayan bir tek o kalmıştır ailesinden. Bir fareden çok insan gibi hissetmektedir artık. Hatta buna inanmaya ve kitaplık sahibi ile iletişim kurabilmek için onu uzaktan izlemeye başlar. Ancak bu konuda umutsuzluğa düşmesi de uzun sürmez.

Kitap, Firmin’in anlatıcı olarak kendi hayatını bize sunmasından ibaret. Okuması çok keyifli, sürekli not alacağınız ipuçları veren bir kitap. Bu nedenle tavsiye ederim.




Ajanda Dergi Mayıs sayısı yazımdan alıntıdır.

20 Mayıs 2011 Cuma

Filmler




The Fall :

Filmlerde dublörlük yaparken sakatlanan Roy ile hastanede karşılaştığı küçük bir kızın (Alexandria)dostluğunu anlatıyor. Roy, sevgilisinden ayrılmış olmanın ve sakatlığının etkisiyle intiharı düşünmektedir. Bunun için bol miktarda ilaca ihtiyacı vardır ancak yürüyememektedir. İlaç bulması için Alexandria'dan yardım ister. Karşılığında ise ona bir masal anlatır.

İçinde sinema, masal, Darwin, renkler, müzik ve çok sevimli bir kız çocuğu var bu filmin. Mutlaka izleyin. Bir de filmi izledikten sonra ekşi sözlükten filmin başlığına bir göz atın derim.


You Will Meet A Tall Dark Stranger :

Helena,kocası Alfie'den ayrıldıktan sorna duygusal bir boşluğa düşer. Alfie, yaşlanmayı kabul etmediği ve Helena bu düşüncesine uyum sağlayamadığı için evliliklerini bitirmiştir. Ardından genç bir kadınla evlenir. Kızları Sally, bir kitabı yayınlanmış ve herhangi bir işte çalışamayan kocası ile geçinememektedir. Yeni girdiği sanat galerisinin sahibi olan patronuna aşık olur. Kocası ise karşı pencerede gördüğü ve ismini bilmediği kadına aşıktır. Sally, annesine terapiden daha iyi geleceğini düşünerek Cristal isimli bir falcıyla anlaşarak annesini falcıya gönderir. Film boyunca Cristal geleceğe dair gördüklerini! Helena ile paylaşır ve hayatını yönlendirir.

Alışık olduğumuz Woody Allen gevezeliği, karışık durumlar, ilişkiler filmin esasını oluşturuyor. Diğer Woody Allen filmlerinin yanında vasat kalsa da keyifle izlenebilir. Ne de olsa Woody Allen filmi :)


Atame! :

Psikolojik sorunları olan 23 yaşındaki Ricky, daha önce bir kez karşılaştığı sinema yıldızı Marina'ya aşıktır. Hastaneden çıktıktan sonra Marina'yı kaçırır. Asıl amacı Marina'nın kendisine aşık olmasını sağlamaktır. Önce Ricky'den nefret eden ve her fırsatta kaçmaya çalışan Marina'nın zamanla fikri değişir.

Pedro Almodovar'ın diğer filmlerinden alışık olduğumuz renkleri, kadınları, saplantılı duyguları bu filmde de var. Diğer filmlerine göre sönük kalsa da keyifli bir film.


L'age De Raison :

7 yaşındaki Marguerite, gelecekte kendisine gönderilmek üzere mektuplar yazar. Amacı, kendisine verdiği sözleri gelecekteki kendisine hatırlatmaktır. Bu mektupların gönderilmesi için kasabadaki noterden yardım ister. Yıllar sonra, yoğun iş yaşamının içerisinde kaybolan Margaret'e tanımadığı bir adam bir paket getirir. Yıllar önce yazdığı mektupları okudukça hatırlamak istemediği anıları canlanır ve içinde bulunduğu yaşamı sorgulamaya başlar. Keyifli bir film. (Keşke bu filmi 7 yaşında izleme imkanım olsaydı...)

27 Nisan 2011 Çarşamba

Factotum - Charles Bukowski

Factotum, kitabın arka kapağında “bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kahya, ayakçı” olarak açıklanmış.

Kitap, iki yıl boyunca Los Angeles Üniversitesi’nde Gazetecilik bölümüne devam eden ancak verdiği kararla birlikte okulu bırakıp yolunu aylaklığa çeviren , babasından, annesinden, yaşamından kaçan ve hayatını farklı şehirlerde, günlük işlerle kazanan ve yazar olmak isteyen bir adamın hikayesini anlatıyor.

Chinaski, eskimiş bavulu ve birkaç parça eşyasıyla sürekli yollardadır. Bir şehirden ayrılmaya karar vermesi için birkaç gün orada kalmış olması ve sıkılması yeterlidir. Girdiği işlerde de sürekli sıkılan, patronlarını kızdıran ve onlara göre iş arkadaşlarını yoldan çıkaran biridir. İş konusunda o kadar tecrübelidir ki kovulacağı ve çekinin hazılandığı anı bile önceden anlar. Chinaski’nin ilişkileri de hayatı gibi düzensiz, sıradan ve sıkıcıdır. Hayatına giren kadınlar dışında arkadaşı yoktur.

Aslında tek istediği yazar olmaktır. Sürekli dergilere hikayelerinin gönderir ancak her seferinde reddedilir. Bir gün “ Bira Sarhoşu Ruhum Dünyanın Bütün Noel Ağaçlarından Daha Hüzünlü” isimli öyküsü Gladmore dergisi tarafından kabul edilir ve 25 dolar kazanır. Ancak bu bile hayatına birkaç sosis ve biraz şaraptan fazla hareket getirmez.

Kitap, 2005 yılında aynı isimle filme uyarlandı. Her uyarlamada olan farklılıklar bu filmde de yer alıyor. Ancak sıkılmadan, keyifle izlenebilir bir film.

Chinaski, ya tamamen sevip keyifle okuyacağınız ya da tamamen nefret edeceğiniz bir karakter. Ortası pek mümkün görünmüyor. Alışılmışın dışında bir tarzı var. Aslında yazarın çoğu kitabında karşılaşılan bir durum bu. Bukowski kitaplarını ya seversiniz ya da nefret edersiniz. Tabi buna karar verebilmek için kitaba şans tanımak gerek.


...Samimiyetle söylüyorum, yaşam beni dehşete düşürüyordu. Yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. Ben de yatakta kalıp içiyordum. İçtiğin zaman dünya yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.

...Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla birşeyler atıştır, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?




Ajanda Dergi Nisan sayısı yazımdan alıntıdır.

26 Nisan 2011 Salı

Kara İstanbul - Kara Manhattan



Tamamen tesadüf eseri görmüştüm “Kara İstanbul” u. İçinde İstanbul, polisiye ve -yeni yeni barıştığım- öykü vardı. Bir de “beni al” diye bağıran kapağı. Bu kadar sebebe hayır demek ve okumamak olmazdı.

Kara İstanbul 4 bölümden oluşan bir kitap. İlk bölüm “Şehvet ve İntikam”, ikinci bölüm “ Sınırları Zorlamak, Haddini Aşmak”, üçüncü bölüm “Karanlık Kıyılarda, Kuytu Köşelerde”, dördüncü bölüm ise “ Acı ve İhtilaf” olarak isimlendirilmiş.

Editörlüğünü Mustafa Ziyalan ve Amy Spangler’ın yaptığı kitapta 16 farklı yazardan 16 farklı hikayeye yer verilmiş. Her hikaye İstanbul’un farklı bir semtinde geçiyor; Büyükada , Bebek, Sirkeci, Altunizade, Rumelihisarı, Fatih, Şaşkınbakkal, Tepebaşı, Sağmalcılar, Aksaray, Fikirtepe, Fener, Yenikapı, 4.Levent, Kurtuluş ve Moda. Aslında her öykü biraz da o semtin kişiliğine hitap ediyor.

Öykülerde polisiye, gerilim, İstanbul, acı ve intikam var. İstanbul’a kayıtsız kalamayan herkesin keyifle okuyacağı bir kitap.

O akşam şehir kuvvetli bir lodosa tutulmuş olmasaydı tüm bunlar yine de olacaktı belki ama o savruk, gizi kendinden menkul deli esinti sınırları aşmak için geçerli gerekçedir. Uğultulu ılık tuhaflığıyla, sadece şehri değil ruhlarını kıstırarak insanlarını da ele geçirir çünkü...

"Noir” serisinin ülkemizde çıkan ikinci kitabı “Kara Manhattan’ı da yine bir tesadüf sonucu gördüm. Bu kez “noir” New York caddelerinde geziniyor. İlk kitapta olduğu gibi bunda da çeşitli yazarların öyküleri var.

Kitap, Lawrence Block editörlüğünde hazırlanmış. Manhattan’da geçen 15 farklı öyküye yer verilmiş. Öyküler bölümlere ayrılmamış.

Sırasıyla ; İyiliksever (Charles Ardai), Son Akşam Yemeği (Carol Lea Benjamin), Sıcağa Dayanamıyorsan (Lawrence Block), Yağmur (Thomas H.Cook), Ziyaret Etmek İçin Güzel Bir Yer (Jeffery Deaver), Sonraki En İyi Şey (Jim Fusuli), Maaşını Al (Robert Knigtly), Çamaşırhane (John Lutz), Koruyucu Meleğim Freddie Prinze (Liz Martinez), Laternacı (Maan Meyers), Neden Vurmak Zorundalar (Martin Meyers), Birikme (S.J.Rozan), New York’un En Güzel Dairesi (Justin Scott), Son Raund (C.J.Sullivan) ve Audrey Hepburn’le Ağlamak (Xu Xi) isimli öyküler yer alıyor.

Öykülerde kara mizah, Manhattan, New York’lu olmak, polisiye ve gerilim sıklıkla kullanılmış. Hepsi keyifle okunuyor.

Her iki kitap da başarılı ve keyifli ancak belki de “bizden” olması nedeniyle Kara İstanbul’u daha çok sevdim.

NOT : Twitter'da Everest Yayınları'ndan aldığım bilgiye göre Kara Brooklynn yoldaymış.


Ajanda Dergi Nisan sayısı yazımdan alıntıdır.

27 Mart 2011 Pazar

Gölgesizler - Hasan Ali Toptaş

"Her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların gözde."

İlk andan romanın sonuna kadar bir türlü ısınamayacağınız hatta ürkeceğiniz bir köyde olduğunuzu düşünün. Öyle bir yer ki insanlar teker teker kaybolur bu köyde. Önce berber Nuri, ardından Güvercin, onları aramak için giden Muhtar, berberin çırağı...

Nuri’nin kaybolmasından uzun süre sonra, artık ümitlerin kesildiği anda Nuri geri döner ancak bu kez köyün güzel kızı Güvercin kaybolur. Sebepsiz kayboluşlardan korkan ve bıkan Bekçi ile Muhtar, bir suçlu arar ve Güvercin’in kaybından Cennet’in oğlunu sorumlu tutar. Kızı onun kaçırdığını düşünürler. Bunu itiraf ettirmek için Cennet’in oğlunu bir odaya kilitleyip, aç bırakır ve döverler. Cennet’in oğlu delirir ve sürekli “kar neden yağar” diye sormaya başlar. Artık o da kaybolmuştur.

Muhtar, her ne kadar Nuri’nin kayıp bildirimine çözüm olamasa da Güvercin’in kaybolduğunu bildirmek için şehre gider ve bir türlü dönmez. Muhtar da kayıptır. Bu esnada ise Cennet’in oğlu Güvercin’i bulur ve köye getirir. Ancak Güvercin hamiledir ve kimseyle konuşmaz.

“ Gene susmuştu kız, babasına nasıl sustu, anasına nasıl sustu, Hacer’e ve Rıza’ya nasıl sustuysa öylece, derin derin susmuştu.”

Köyde hayat içinden çıkılamaz bir hal alır. Köylüler ne kaybolanlara ne de geri dönüşlere bir anlam veremez. İnsanlar tekrarlardan korkmaya başlar.

“ Bu güvercin resmini sen mi yaptın? ” dedim berbere.
“Ben yaptım,” dedi soğuk bir sesle; “ama sen bunu daha önce de sormuştun.”
“ Hiç anımsamıyorum,” dedim; “demek ki unutmuşum.”
“ Yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın”
“ Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor...”
Yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu.
“ Tekrarlardan değil,” dedi; “ tekrarların tekrarından.”


Gölgesizler, gerçekle hayalin, sorularla cevapların, çığlıklarla sessizliklerin, iyilerle kötülerin, varlık ile yokluğun iç içe geçtiği, neredeyse her cümlesinin altı çizilebilecek, şiir tadında ancak satır aralarındaki ipuçları nedeniyle dikkatle okunması, mutlaka okunması gereken bir kitap.



AJANDA Mart sayısı yazımdan alıntıdır.

24 Mart 2011 Perşembe

Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery

Renee, müzik, felsefe, edebiyat ve resim meraklısı, Japon sineması hayranı ve Rus edebiyatını seven bir kapıcıdır. Tolstoy’dan esinlenerek isim verdiği kedisi Lev ile yaşamaktadır. Tek dostu Portekizli temizlikçi Manuela’dır.Kendisini şu şekilde tanıtır;

“Elli dört yaşındayım. Yirmi yedi yıldan beri Grenelle Sokağı 7 numaranın kapıcısıyım. İç avlusu ve bahçesi olan bir konut bu. Son derece lüks sekiz daireye bölünmüş, hepsinde oturuluyor, hepsi dev gibi. Ben dul bir kadınım. Ufak tefek, çirkin, tombul biriyim. Eğitim görmedim. Kendimi bildim bileli yoksul, ölçülü ve önemsiz biri oldum. Kedimle birlikte yalnız yaşıyorum. Tembel, kocaman bir erkek kedi. Birbirimize benziyoruz; ikimiz de kendi hemcinslerimizin arasına katılmak için pek bir çaba sarf etmeyiz. Daima nazik olsam da ender olarak sevimlilik gösterdiğimden beni sevmezler, ama yine de bana hoşgörü gösterirler; çünkü ben toplumsal inancın apartman kapıcılığına dair bir araya getirdiği paradigmaya gayet iyi denk düşüyorum: Ben, yaşamın kolayca çözülebilecek bir anlamı olduğu şeklindeki büyük evrensel yanılsamayı döndüren sayısız çarktan biriyim.”

Apartman sakinlerinin gerçek kişiliğini anlamaması için çabalayıp, sıradan bir kapıcı gibi davranır. Hatta kitap okuduğu zamanlarda bunun farkedilmemesi ve televizyon izlediğinin düşünülmesi için apartman girişine yakın yerde televizyonu açık bırakır. Onun farklı biri olduğunu anlayan tek kişi ise Paloma’dır.

“Bayan Michel'de kirpinin zarafeti var; dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.”

Paloma, yetişkinlerin dünyasını çok erken çözmüş ve hayata dair beklentisi kalmamış, on üçüncü yaş gününde intihar etmeye karar vermiş, hatta bunun için plan yapmış, zeki bir kız çocuğudur. Aynı apartmanda olmalarına ve benzer şeylere ilgi duymalarına rağmen yolları kesişmeyen ikilinin yollarını kesişmesini sağlayan kişi ise apartmana yeni taşınan 60 yaşlarındaki Japon beyefendi Kakuro Ozu’dur. Ozu, hem Renee hem de Paloma ile arkadaş olur.

Kitabı iki bölüm olarak düşünmek mümkün. Ozu ile tanışma öncesi bölümde hem Paloma’nın hem de Renee’nin hayata, insanlara, sanata ve felsefeye karşı düşünceleri, bir günlük formatında anlatılıyor. İkisinin düşünceleri arasındaki geçişlerde yazı karakteri değişiyor. Bu bölüm biraz daha sorgulayıcı ve düşünce ağırlıklı. Bu nedenle daha fazla dikkat gerektiriyor ve dolayısıyla yavaş ilerliyor. Ozu ile tanışma sonrası ise daha çok roman tadı veren bir bölüm ve daha keyifli. Ancak finali beni az da olsa hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar keyifli bir kitabın böyle “ters köşe” bir finale ihtiyacı yoktu bence.

Kirpinin Zarafeti, felsefe, sanat ve hayatın anlamına kafa yoran herkesi içine çekecek bir kitap. Ancak felsefeden uzak duruyorsanız bu kitabı okumadan önce iki kez düşünmeniz gerekir.


AJANDA Mart sayısı yazımdan alıntıdır.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Mavi Melek (Profesör Unrat) - Heinrich Mann

Profesör Raat, otoriter, insanlarla iletişim konusunda beceriksiz, sert mizaçlı bir lise öğretmenidir. Bu özelliklerinin ve isminin de benzerliği nedeniyle herkes ona çöp anlamına gelen Unrat lakabını uygun görür. Profesör Raat’ın tüm amacı öğrencilerini ders boyunca aşağılamak, yanlışlarını bulup sınıftaki deliğe tıkmak ve kendisine “Unrat” diyenleri enselemektir.

“Yirmi beş yıldan beri okulda görevli olduğundan, kentte ve çevresinde birçok eski öğrencisi vardı, lakabını söylediklerinde enselediği ya da yaptıklarını kanıtlayamadığı öğrencileri; hepsi de onu hala bu adla anıyorlardı. Okul, avlunun duvarlarında bitmiyordu onun için; çevredeki evlerin üzerinden yayılıyor, her yaş grubundan kentliyi içine alıyordu.”

Ertzum, Lohmann, Kieselack isimli üç öğrencisinin Mavi Melek isimli bir batakhanede Rosa Fröhlich isimli bir sanatçı ile birlikte olduğunu tesadüfen öğrenir. Bunu kanıtlayıp üç öğrencisini de enselemeyi planlar. Özellikle Lohmann’ı enselemek konusunda saplantılıdır. Lohmann, profesörün gözünde, kendisine Unrat şeklinde hitap etmeyerek onu aşağılayan bir küstahtır.

Kentte yaptığı arama sonucunda Rosa’nın çalıştığı batakhaneyi bulur. Ona hesap sormaya gider ancak garip bir şekilde kadının etkisi altında kalır. Hayatında ilk kez aşık olmuştur. Unrat için artık hayat Mavi Melek’tedir.

Hayatındaki bu yeni duygu ve Rosa’nın kendisine gösterdiği yakınlığın getirdiği güven ile tüm kentten intikam almaya başlar. Unrat, Rosa’nın adeta oyuncağı haline gelirken, Rosa ise kentin en çok konuşulan ve istenilen kadını olur. Hem karşılaştığı tüm erkeklerin hem de kendi hayatının çöküşünü getirmesi ise uzun sürmez.

Kitap, 1930 yılında Mavi Melek adıyla Josef von Sternberg tarafından sinemaya uyarlanır. Film yazarına ve yönetmenine ün gertirmiş olsa da daha çok Marlene Dietrich’in akıllara kazınmasına hatta mavi melek olarak anılmasına sebep olur.


AJANDA Şubat sayısı yazımdan alıntıdır.

27 Şubat 2011 Pazar

Aşk - Kolektif

Posta kutunuzda en son ne zaman bir mektup gördünüz ? Kime mektup yazdınız ? Gönderdiğiniz ya da aldığınız e-postaları hayatınızdan çıkardığınızda geriye ne kalıyor ? En son ne zaman çağın hızına inat geride durmayı seçtiniz ? Sevgilinize ya da arkadaşınıza slayt gösterisi olan bir e-posta yerine sayfalar dolusu bir mektubu en son ne zaman yazdınız ?

Siren Yayınlarından Sıla Okur çevirisi ile çıkan AŞK, 2000 yılında tüm dünyaya yayılan, konusu “ I Love You” ve ekinde “Love Letter For You” isimli dosya bulunan, Filipinli bir korsanın yaydığı aşk virüsü sonucunda “Kimler aşk mektubu alır” sorusuna cevaben ortaya çıkmış. Önsözünde “ortak özellikleri, bazı gerçek olaylardan esinlenmiş olsa da, hepsinin kurmaca eserler olması” şeklinde açıklanmış. Leonard Cohen’den Etgar Keret’e, Margaret Atwood’dan Neil Gaiman’a birçok isim katkıda bulunmuş. Mektuplardan bazıları komik, kimisi hüzünlü, bazıları çok sıcak ya da trajikomik. Kitabın kapağı ise çok başarılı.

Jonathan Lethem’den...

Sevgili D(ünya),
Sana, vazgeçmeni söylemek için yazıyorum. Belki sen kendini kaybederken kazananlardan gibi görüyorsundur; sırtüstü yatıp yumuşak karnını bana açıyor, seni okşamama, gıdıklamama, orana burana bakıp sana gülmeme izin veriyorsundur. Daha mı kuvvetli tekrarlamalıyım ? VAZGEÇ. Hiç şansın yok. Direnmek nafiledir, nafilelik dirençlidir, çekingenlik cilvelidir, bırakmak özgürlüktür. Seni seviyorum ve senden her bakımdan üstünüm.

…Niye seni istediğimi bilmiyorum bile ve düşünmeme fırsat vermesen iyi edersin.

...Vazgeç, vazgeçtin zaten, benimsin artık.

Sevgilerimle.
M(ars)



Juli Zeh’ten...

Tanışmış olsaydık, mutlu olabilirdik. Tanışmadığımız gün çok güzeldi. Bardaktan boşanırcasına yağmur inmiş, gökyüzüyle yeryüzünü birleştiren bir köprü olmuştu. Sen bir kafeye sığındın, ben de ısınmak için bir pencere kenarındaydım. Rom ve kurabiye mevsimiydi. Masadaki mumun eriyiğini bardaklarımıza dökerek falcılık yapmaya çalıştık. Kaderimiz, bir bardak sodanın üzerinde yüzen kırmızı balmumu taneciklerinde gizliydi. Salonu bir kadın geçti baştanbaşa, küçük adımlarla. Ağzına kadar dolu bir fincanı iki eliyle tutuyordu. Çok güzeldi.


AJANDA Şubat sayısı yazımdan alıntıdır.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Her Temas İz Bırakır & Son Hafriyat - Emrah Serbes



Behzat Ç, cinayet masasında başkomiser. Yüzbaşının burnunu kırdığı için asker olamayıp polis olan biri. Düzene uyum sağlayamadığı ve rahat duramadığı için başkomiser kalmış. Karısından ayrılmış, abisi ile anlaşamıyor, kızı onu anlamıyor. 216 sigarası ve tekel birası ile arkadaş. Behzat Ç gerçek bir karakter. Kendisine iyi misin diye soranlara "saçma sapan konuşma" diye cevap veren, sanki hepimizin hayatının bir döneminde karşılaşacağı türden biri.

Kitapları bloglar aracılığı ile öğrendim, diziden önceydi. Ancak okuma fırsatını yeni bulabildim. İki kitapta birkaç saatte okunabilen, su gibi akan türden. İçerisinde cinayet, Ankara, dayak, futbol, erkekler, aşk, Gençlerbirliği, kırmızı vosvos, Gönül, küfür, Şule ve polisiye var.

İlk kitap, bir intihar ile başlayıp başka bir intiharla bitiyor. Oldukça geveze ve keyifli bir kitap. İkinci kitapta ise Red Kit isimli bir katil ve başkomiserin suskunluğu ekseninde yazılmış. Behzat Ç'nin suskunluğunun bile ayrı bir tadı var.

Kitapları okuduktan sonra diziyi izlemeye başladım. Henüz 3 bölüm izledim ama kitaptaki karakterlerin gayet başarılı bir şekilde seçildiğini söyleyebilirim.

Kitap(lar), Ankara ayazını merak ettiriyor insana. Bir de kitapları okuduğumdan beri burnumda rakı kokusu var, canım çekiyor...

3 Şubat 2011 Perşembe

Uzun Bacaklı Baba - Jean Webster

“Sayın Yetimleri Koleje Gönderen Nazik Hayırsever”

Judy, çoğumuzun kitaptan ziyade 90lı yıllarda TRT1’de yayınlanan Judy ve Uzunbacak isimli çizgi filmi ile tanıdığı ve o günleri anarken sıklıkla kullandığı karakterlerden biri.

Ailesi tarafından terkedilmiş ve katı kuralları ile tanınan John Grier Yurdu’nda yetişen Jerusha (Judy) Abbott 18 yaşına gelmiştir ve yetimhane kurallarına göre artık oradan ayrılmak zorundadır. Kendisine koruyucu aile bulamamış olan Judy hayatında ilk kez bir mucize ile karşılaşır ve yetimhane müdürü Bayan Lippett’ten yetimhanenin mütevelli heyetindeki bir hayırsever üyenin kendisini koleje göndereceğini ve tüm masraflarını karşılayacağını öğrenir. Ancak bu iyiliğin karşılığında bazı şartları vardır. Öncelikle Judy bu hayırseverin gerçek kimliğini bilmeyecektir. İletişimleri sadece Judy’nin “John Smith” takma ismine yazıp göndereceği mektuplarla olacak ancak bu mektuplar yanıtlanmayacaktır. Yazdığı mektuplar hem eğitimiyle ilgili bilgi verecek hem de yazarlık yolunda pratiklik kazanmasında da yardımcı olacaktır.

Judy, ismini dahi bilmediği bu adamı sadece bir kez uzaktan görür ve o esnada duvara yansıyan uzun gölgesi nedeniyle ona “uzun bacaklı baba” adını verir. Kolej, o güne kadar yetimhane dışına çıkmayan Judy için bambaşka bir dünyadır. İlk kez arkadaşları olur, kitapların çekiciliğine yakalanır ve sürekli okuyarak kendini geliştirir, ilk kez kendine elbise alır, ilk kez tatil yapma imkanı bulur ve bir çiftlikte tatil yapar. Kendine ait bir dünya oluşturmaya başlar. İlk aşkını da bu dünya içerisinde yaşar. Tüm bunlar yaşanırken uzun bacaklı babasına birçok mektup yazar. Bu mektuplarda günlük yaşamının ve eğitiminin yanı sıra yaşadığı kırgınlıkları, sevinçlerini, şaşkınlıklarını, kzıgınlıklarını en içten ve doğal haliyle paylaşır. Ve hiçbir zaman karşılık gelmeyeceği söylenen mektuplarına beklediğinden çok daha mutlu bir yanıt alır.

Her ne kadar yayınevi tarafından kapağına Çocuk – İlk Gençlik ibaresi konmuş olsa da “Uzun Bacaklı Baba” hepimizin keyifle okuyacağı bir kitap.


AJANDA Ocak sayısı yazımdan alıntıdır.

30 Ocak 2011 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Romantika, yazarın Şu Çılgın Türkler’den sonra okuduğum kitabıydı. Özellikle Şu Çılgın Türkler’e göre çok kıyıda köşede kalmış gibiydi. İtiraf edeyim konusu ya da yorumlarından önce kapağı çekti kendine.

Kitap, aslında ilk bakışta yadırganabilecek, kabul edilmiş genel ahlaki değerlere sığdırılamayacak bir konuyu anlatıyor; evli iki insanın yasak aşkı. Kitabı bu yasak aşkı yaşayan taraflardan birinin kızı Şirin’in bakış açısıyla okuyoruz.

Şirin’in babası, sanat tarihi kürsüsünde bir doçenttir. Nazik, görgülü, terbiyeli ve sakin biridir. Annesi ise gösteriş meraklısı, soğuk, sürekli şikayet eden, anlayışsız biridir. Babası, kendini beğenmiş ve soğuk annesine, çok bilmiş ve sürekli şikayet eden anneannesine ve annesinin kopyası olan ablasına bile anlayışlı ve sessiz kalmayı başarabilmektedir. Ancak bu durum Şirin’i sinirlendirir. Babasının isyan etmesini bekler. Bu nedenle de araları açılır. Şirin evden ayrılır.

Bir gün babası doçentliği bırakır. Annesinin tüm itirazlarına aldırmayıp kendisine küçük bir kırtasiye dükkanı açar. Daha sonra azimle çalışıp işlerini büyütür ve bir kitapevi sahibi olur. Bu azmi bile Şirin’in annesini memnun etmeye yeterli değildir. Ancak Şirin’le tekrar araları düzelir ve ayda bir kez dışarıda buluşmaya başlarlar.

Şirin, bir sabah erken saatlerde çalan bir telefonla uyanır. Babasının yardımcısı Asım Efendi, babasının kalp krizi geçirdiğini ve hastanede olduğunu haber verir.
Babasının hastanede olduğu günlerde ona ait not defteri eline geçer. Not defteri özel bir şifreyle yazılmıştır. Şirin, iki gün uğraştıktan sonra arkadaşının da yardımıyla şifreyi çözmeyi başarır. Babası, notların tamamında yaşadığı bir aşkı anlatmıştır; eski öğrencilerinden Arzu.

Şirin, notları okudukça babasına kızmak yerine Arzu ile yaşadıklarına sevinir hatta aşklarını kıskanır. Aralarındaki tamamen saf, naif ve biraz da hüzünlü bir ilişkidir.

Farklı bir aşk hikayesi, bazen hüzünlü bazen çok eğlenceli ama mutlaka okunası.


AJANDA Ocak sayısı yazımdan alıntıdır.