29 Kasım 2010 Pazartesi

Sevmek Zamanı



1965 yapımı, zamanında sinemalarda gösterim imkanı dahi bulamamış bir film; Ada ve İstanbul’da geçen hüzünlü bir hikaye Sevmek Zamanı. Başrollerinde Halil, Meral ve yağmur var.

Halil, boyacılık yapan biri. Ustasıyla birlikte , adada boyadıkları bir köşkün duvarında rastladığı kadın fotoğrafına anlaşılmaz bir tutkuyla bağlanır. Köşkte kimsenin olmamasının da etkisiyle her gün köşke gider ve fotoğrafı izler. Bir gün yine gizlice köşke girip, müzik eşliğinde fotoğrafı izlerken fotoğrafın sahibi Meral, arkadaşları ile köşke gelir. Müzik sesini duyan Meral biraz da korku ile evde kimin olduğunu öğrenmek için sessizce üst kata çıkar ve Halil’i kendisine ait fotoğrafı izlerken bulur. Fotoğrafta izlediği kadının yanında durduğunu gören Halil neye uğradığını şaşırır. Panik içerisinde hırsız olmadığını anlatmaya çalışır ancak neden orada olduğunu anlatması kolay olmayacaktır. (Halil’in yağmurdan sırılsıklam olmuş kıyafetleri ile müzik eşliğinde fotoğrafı izlerken, Meral’in dışarıda yağmur sesi eşliğinde fotoğrafını izleyen Halil’i izlediği sahne bence muhteşemdir. )

İlerleyen günlerde Halil’den etkilenen Meral duygularının karşılıklı olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak Halil buna inanmak istemez.

Meral : Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır.

Halil : Hayır, sana ait bir mesele değil bu. Resminle benim aramdaki durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım.

Meral : İyi ama aşık olduğun resim, benim resmim. İşte ben de buradayım. Söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

Halil : Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. Ben resmine değil de sana aşık olsam ne olacaktı ? Belki de alay edecektin benimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak.

Meral : Ben de sana bakmak istiyorum.

Halil : Hayır, benimle resmin arasına girme, istemiyorum seni. Ben senin yalnız resmine aşığım.


Halil’in söyledikleri sonrasında Meral duvardaki fotoğrafı alır ve ona götürür. Ardından Halil’e bir mektup bırakıp İstanbul’a döner. Halil, aradan geçen aylar sonrasında Meral’i kırmış olmanın getirdiği vicdan azabı ve ustasının ısrarlarına dayanamayıp Meral’i görmeye gider.

Filmin devamında kızın zengin babası, züppe bir erkek arkadaş karşımıza çıktığında konunun sıradanlaştığını, yer yer diyalogların tıkanıp kaldığını ve gereksiz birkaç sahnenin yer aldığını kabul etmek gerek. Ancak hiçbiri filmden alınacak keyfi engellemiyor. Özellikle işlediği konu ve fotoğraf tadındaki görüntüleri kesinlikle izlenmeli.


AJANDA Kasım sayısı yazımdan alıntıdır.

26 Kasım 2010 Cuma

Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak, Alaycı Kuş - Suzanne Collins



" Açlık Oyunları'nın çok basit bir kuralı vardı : Her mıntıka ayaklanmalarına karşı bir ceza olarak, haraç olarak adlandırılan, birer kız ve erkek evladını vermek zorundaydı."

Açlık Oyunları... Capitol denilen bir kentteyiz. ( kitapta Kuzey Amerika dolaylarında olduğu yazılmış ) Kente bağlı 12 tane mıntıka yer almakta. Aslında 13 olan mıntıka sayısı 13. mıntıka bombalandığı ve yok olduğu için 12ye düşmüş. Mevcut her mıntıkanın farklı bir iş gücü alanı var. Örneğin 11. mıntıka tarım ile 12. mıntıka ise kömür madenleri ile biliniyor. Ancak bu iş gücü onların yaşamını kolaylaştırmamakta. Özellikle mıntıkalardaki halk Capitol kent merkezi zenginlerinin aksine inanılmaz fakir durumda ve açlıkla savaşıyor.

Mıntıkalar elektrikli tellerle çevrilmiş durumda. Yani burayı beğenmemek ve terketmek gibi bir lüksünüz yok. Aslında bırakın terketmeyi yönetim ile ilgili kötü bir laf söyleme lüksü dahi yok. İnsanlar aç kalmamak için çırpınırken düşüncelerini de kendine saklamak zorunda.

Capitol, geçmiş mıntıka ayaklanmaları ve bir anlamda da olabilecekleri önceden engellemek ve en önemlisi gücünü her defasında hatırlatmak için yılda bir kez Açlık Oyunları'nı düzenlemekte. Bu oyunlara her mıntıkadan yaşı 12-18 arasında olan bir erkek bir de kız "haraç" kura ile seçilerek toplamda 24 yarışmacı bazı eğitim ve hazırlık döneminden sonra, tüm Capitol halkının televizyondan izlemesi zorunlu olarak canlı yayında hayatta kalma mücadelesi veriyor.

24 haraç bir araya getirilerek, tüm şartları önceden hazırlanmış bir arenaya bırakılıyor. Arenadaki doğa olayları dahil tüm kontrol Capitol yönetiminin elinde. Capitol şovu daha eğlenceli ! ve izlenir hale getirmek için dereyi kurutma ya da durmaksızın fırtına ve yağmur oluşturma gibi yapay müdahaleler yapıyor.

12.mıntıka daha önce sadece bir galip çıkartmış olmasının da etkisiyle genelde etkisiz durumda. 74.Açlık Oyunları'nda haraçları Katniss ve Peeta için stilistleri tarafından hazırlanan kostümler, açıklamalar ve mülakatlarda aldıkları puanlar sayesinde dikkat çekmeyi başarıyor. Ancak arenada bunların ne kadar etkili olacağı şüpheli.

Serinin ikinci kitabında ise, Açlık Oyunları sonlanmış, 12. mıntıkanın galipleri Peeta ve Katniss evlerine, ailelerine dönmüştür. Ancak oyunun finalinde Capitol'ün karar değişikliğine öfkelenen ve zehirli meyveleri birlikte yemeye kalkan sözde aşıklar bilerek ya da bilmeyerek Capitol'e isyan etmiş ve bu hareketleri ile yaktıkları kıvılcım Capitol'un zulmünden bıkmış ve isyana hazır olan mıntıklara yayılmaktadır. Capitol ve başkan kendisiyle dalga geçildiğini düşünmekte ve bu olaylardan Katniss'i sorumlu tutmaktadır. Zafer Turu öncesinde, başkan Katniss'e insanları mutlu aşık rolüne inandırması ve bastırılmakta güçlük çekilen isyan dalgasını önlemesi için üstü kapalı tehditler savurur.

Ancak tüm çabalara rağmen insanlar bir kez kıvılcımı yakalamıştır. Bazı mıntıkalarda isyan başlamış ancak gizlenmeye çalışılmaktadır. Zafer Turu sırasında oynanan roller insanları kandırmak için yeterli gelmemiştir.

Bu esnada Capitol, 75. Açlık Oyunları yani Çeyrek Asır Oyunlarında yarışmacıların eski galiplerden seçileceğini açıklar. Capitol, Katniss ve Peeta’dan intikam almak istemektedir…

"Yetmiş beşinci yıl dönümünde, asilere, içlerinden en güçlü olanların bile Capitol'ü alt edemeyeceklerini hatırlatmak için, erkek ve dişi haraçlar, mevcut galipler havuzundan seçilecek."

Serinin üçüncü kitabı Alaycı Kuş ise bir anlamda olayların yön değiştirdiği, çözüldüğü kitap. Çeyrek Asır Oyunlarında Katniss’in tek amacı Peeta’nın eve dönmesini sağlamaktır. Ancak Peeta ise tam tersi için çaba gösterir. Fakat ikisinin dışında planı olan birileri daha vardır... Çeyrek Asır Oyunlarında yaşananlardan sonra 12.mıntıka Capitol tarafından bombalanmış, yok edilmiştir. 12.mıntıkadan kurtulmayı başaranlar 13. mıntıkaya sığınmıştır. 12. mıntıkanın yok olması, isyanların artması ve Peeta'nın esir düşmesi ile birlikte Katniss, Alaycı Kuş olmayı kabul eder. 13.mıntıka diğer mıntıkaları da kendi tarafına çekip isyanı birleştirmek ve Capitol’u yerle bir etmek istemektedir. İsyan arttıkça şiddet artar.


AJANDA Kasım sayısı yazımdan alıntıdır.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon



Hayallarine sahip çık ! Onlara ne zaman ihtiyaç duyacağını bilemezsin.

Daniel, annesini küçük yaşta kaybetmiş, mütevazi bir kitabevinin sahibi olan babası ile yaşayan bir çocuktur. Annesine dair tek anısı sadece onu kaybettiği gün aralıksız yağan yağmurdan ibarettir. Yüzünü dahi anımsayamamaktadır.

10 yaşında iken babası onu “Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı” ismi verilen kütüphane ile tanıştırır. Burayı ilk kez gören birinin yaşamakta olduğu ayrıcalık sayesinde bir kitap seçer. Bu kitap Julian Carax isimli yazarın “Rüzgarın Gölgesi” isimli kitabıdır.

Daniel, kitabın ilk birkaç satırını okumak amacıyla kapağını açtığında aslında tüm hayatını yönlendirecek bir olaylar zincirini –farkında olmadan- başlatmış olur. Sabahın ilk ışıklarına kadar kitabı okumayı sürdürür. Kitap Daniel’i adeta büyülemiştir. Bu büyünün de etkisiyle yazarın hayatını araştırmaya karar verir. Ancak ilk aşamada yazarla ilgili ulaşabildiği tek bilgi yazarın başarısız bir yazarlık dönemi geçirdikten sonra ortadan kaybolduğu ve kitaplarının bir koleksiyoner tarafından tek tek bulunarak yakıldığı yönündedir. Daniel’in elindeki kitap yazara ait sağlam kalabilen tek kitaptır. Daniel araştırmaya devam ettikçe geçmişe ait birçok isim ve tesadüf karşısına çıkar. Kitabı araştırırken aynı zamanda hem kitabı hem de kendini koruma zorunluluğu ile karşı karşıya kalır. Çünkü geçmiş gizemlerle doludur ve bu gizemlerin açığa çıkması kimseyi memnun etmeyecektir.

Daniel, ilk aşkının acısını yaşadığı günlerde tanıştığı bir sokak serserisi olan Fermin Romero de Torres’in de yardımıyla önce hikayeye ait parçaları bulur ve sonra tek tek yerleştirerek tüm hikayeyi ortaya çıkarır.

Kitap hem Daniel’in hem de Julian Carax’ın ilk aşklarını, acılarını, dostluklarını, heyecanlarını, hayal kırıklıklarını anlatırken aynı zamanda ince detaylar ve tesadüflerle bu iki insanın yolunun kesişmesini de sağlıyor.

Kurgu ve detaylar gerçekten çok başarılı. Daha fazla detay için kitabı okumanızı tavsiye ediyorum... Ancak Daniel’in kitapların gizemli dünyası ile ilk tanışmasını anlatan paragraf çok etkileyici olduğu için buradan paylaşmak istedim.

"Burası gizemli bir yer Daniel, bir mabet. Burada gördüğün her kitabın, her cildin bir ruhu var. Onu yazanın, okuyanların, onunla yaşayıp onu düşleyenlerin ruhu. Bir kitap sürekli el değiştirir, birileri gözleriyle sayfalarını tarar, kitabın ruhu gelişir ve güçlenir. Uzun yıllar önce, babam beni buraya ilk kez getirdiğinde burası yine eski bir yerdi. Belki de şehrin kendisi kadar eski. Buranın ne kadar zamandır var olduğunu ve kim tarafından kurulduğunu kimse tam olarak bilmiyor. Bu yüzden sana babamın anlattıklarını anlatacağım. Bir kütüphane yok olduğu ya da bir kitabevi kapandığında unutulmaya terk edilen bir kitap olursa, burayı bilen bizler, yani buranın bekçileri o kitabın buraya getirilmesinden sorumluyuz. Zamanın içinde kaybolmuş, uzun süre kimselerin anımsamadığı kitaplar burada yeni bir okurun elleriyle buluşacağı günü bekleyerek sonsuza dek yaşar. Biz onları dükkanlarda alıp satsak da, gerçekte kitapların sahibi yoktur. Burada gördüğün her kitap bir zamanlar birilerinin en iyi dostuymuş. Şimdi yalnızca biz varız, Daniel. Böylesi bir sırrı saklayabileceğini düşünüyor musun ?

Geleneğe göre, burayı ilk kez ziyaret eden kişinin istediği herhangi bir kitabı seçip sahiplenmesi, yok olmasına asla izin vermemesi gerekiyor; böylelikle o kitap her zaman yaşayacak. Bu çok önemli bir sorumluluk. Bir ömür boyu. Bugün sıra sende.”


Rüzgarın Gölgesi, basıldığı ülke olan İspanya’da uzun süre liste başı olan ve İngiltere’de yabancı dilden çevrilen kitaplar arasında en çok satanlar içinde yer alan bir kitap. Ancak maalesef ülkemizde pek duyulmamış ve yalnızca 3 basım yapabilmiş durumda. Ülkemize Altın Kitaplar tarafından yayınlanan kapak tasarımı çok başarılı. Hatta kitabın içerisinde kapak resminin olduğu bir kitap ayracı çıkınca çok mutlu oldum. Yanılmıyorsam İspanya’da çıkan tasarımı ile aynı. Ancak google ile yaptığım görsel araştırmasında bulduğum kapaklar da çok hoşuma gittiği için sizinle paylaşıyorum. Kitabın içeriğine çok uygun tasarımlar olmuş.

AJANDA Ekim sayısı yazımdan alıntıdır.

Acımak - Reşat Nuri Güntekin

Acımak, yazarın gizli kalmış, çok tanınmamış eserlerinden biri. Benim için en başarılı kitaplarındandır. Kısa anlatımına rağmen vermek istediği mesajı gayet vurucu bir şekilde okuyucuya iletir ve etki bırakır. Olaylara iki tarafın gözünden bakma gerekliliğini başarı ile anlatır. (Benzer anlatım tarzını Bir Kadın Düşmanı isimli kitabında da bulmak mümkün.)

Kitap, Zehra’nın muallim olduğu dönemden anlatıma başlar. Ancak anlatılan anılarla geçmişini öğreniriz. Zehra, küçüklüğünde uysal ve sevecen bir çocuktur. Ablası, annesi ve büyükannesi ılımlı, neşeli, sıcak insanlardır. Ancak babası işe yaramaz, devamlı sarhoş gezen, evde huzursuzluk çıkartan, serseri kılıklı biridir. Zamanı geldiğinde babası tarafından, yatılı okula yazdırılır. Babasının amacı kızını çok sevdiği annesinden ve büyükannesinden uzaklaştırmaktır. Ne kadar zor olsa da Zehra bu duruma katlanmayı başarır. Ancak okul bittiğinde gidecek kimsesi kalmadığı için Darülmuallimat sınavlarına yazılır ve kazanır. Okulda herkes onu çalışkan, haşin ve soğuk olarak tanımlamaktadır. Dost edinmek gibi bir çabası yoktur. Tüm gününü sadece kitapları ve dersleri ile geçirmektedir. Okulu bitirdiğinde İstanbul’da kalmak istemez ve Anadolu’da bir köye atanmasını sağlar.

Yaşadığı bu kasabada kimse geçmişini bilmez. İşinde ise o kadar başarılıdır ki muallime olduğu okul “Zehra Abla Mektebi” olarak anılır. Herkes onu emirlere, yasaklara kulak asmayan, doğruluktan şaşmayan, yalanın, haksızlığın, bütün ahlaksızlıkların ve zaafların baş düşmanı olarak tanır. Ancak tüm bu iyi huylarına karşın insani duyguların en önemlisi “acımak” onda yoktur.

İstanbul’dan aldığı bir telgrafa kadar hayatı düzen içindedir. Telgrafta babasının çok ağır hasta olduğu ve hemen İstanbul’a dönmesi gerektiği yazmaktadır. Zehra önce gitmemek için direnir ancak sorna kararını değiştirerek İstanbul’a gider. Ancak geç kalmıştır ! Gittiği gece misafir olarak kaldığı evde babasından kalan sandığı açar. İçinde eski birkaç eşyanın yanı sıra bir hatıra defteri bulur. Hatıra defterini okudukça, babasının nasıl idealist bir insan olduğunu, aslında ona ne kadar benzediğini ve yaşanılan şeylerin göründüğünden çok farklı olduğunu anlamaya başlar.

Zehra, babasının satırlarını okurken çıldıracak gibi oldu. “Bunlar benim fikirlerim” diyor, bir rüya içinde olmadığına inanmak için kağıda parmaklarıyla dokunuyordu. Sonra, aklına daha başka bir şey geldi: “Acaba vücudumla olduğu gibi ruhum ve fikirlerimle de bu adamın kızı mıyım” diye düşündü ve bir zaman okumasına ara verdi.

Sabaha kadar babasının notlarını okumaya devam eder. Gecenin sonunda hissettiği şey pişmanlıktan fazlasıdır...

Zehra, birkaç gün sonra Anadolu’daki mektebine döndü. Muallimin artık bir eksiği kalmamıştı acımayı öğrenmişti.

Kitapla ilgili Can Dündar’ın çok sevdiğim bir anısı vardır. Her okuduğumda duygulanmama sebep olur. Bu yazıyı da (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2469 ) okumanızı tavsiye ederim.


AJANDA Ekim sayısı yazımdan alıntıdır.

21 Kasım 2010 Pazar

Doğu Ekspresinde Cinayet - Agatha Christie

Suriye'de bir davayı çözen Poirot, Londra'ya dönmeden önce birkaç gün İstanbul'da dinlenmek ister. Ancak İstanbul'a geldiği gün otelde aldığı bir telgraf nedeniyle acilen dönmek zorunda kalır ve İstanbul'dan Londra'ya gidecek olan Doğu Ekspresinde yerini alır. Kış olmasına rağmen trenin yataklı birinci sınıf vagonu tamamen doludur ve bu durum dedektifin dikkatini çeker. Yolculuk başladığında Suriye'den dönerken trende gördüğü birkaç kişinin de Doğu Ekspresinde olduğunu görür. Ayrıca trende neredeyse her millletten yolcu olduğunu da farkeder.

Yolculuğun ikinci gecesinde tren Yugoslavya yakınlarında şiddetli kar yağışı nedeniyle durmak zorunda kalır. Ertesi sabah ise yolculardan birinin ortalıkta olmadığı görülür ve kısa süre sonra yolcunun bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Yolcu, birgün önce Poirot'tan kendisini korumasını isteyen ve düşmanları tarafından tehdit edildiğini söyleyen Ratchett'tir.

Hercule Poirot, tüm yolcularla tek tek konuşur. Pasaportları, ipuçlarını özenle inceler ve finalde olay için iki farklı senaryo oluşturur. Senaryoları açıklarken yolcuların yüzüne bakmak aslında hangi senaryonun doğru olduğunu anlamak için yeterli olacaktır.

Kitabın aynı isimle yapılmış uyarlaması da genel olarak bakıldığında başarılı. Neredeyse tek mekan kullanılan bir film olmasına rağmen konu itibariyle sıkılmadan, heyecanla izlenebilecek bir film. Yönetmenliğini 12 Angry Men ve Dog Day Afternoon filmlerinden de tanıdığımız Sidney Lumet yapmış. Başrollerde ise Albert Finney, Ingrid Bergman, Lauren Bacall, Anthony Perkins ve Sean Connery gibi ünlü oyuncular yer almakta. Hatta çok kısa da olsa tüm babacanlığı ile Nubar Terziyan da görünmekte. Ancak detayları incelediğimizde eksik ya da yanlış noktalar bulmak mümkün. Özellikle gar sahnesinde İstanbul’dan ziyade herhangi bir Arap ülkesindeymiş hissine kapılmamak zor. Satıcıların yolculara neredeyse yapıştığı sahneler sabrınızı zorlayabilir. Her kitaptan uyarlanan filmde olduğu gibi bu filmde de kitaba bağlı kalınmayan ya da atlanılan noktalar mevcut. Bunun yanı sıra karakterleri kitap okurken gözünüzde canlandırdığınız ciddiyette göremeyebilirsiniz. Kitaba oranla daha karikatürize gibi görünüyorlar. Ancak bu detaylar filmi izlemeye engel olacak türde olumsuzluklar değil. Başarılı bir polisiye romanının 1970’li yıllardaki yorumunu görmek bile izlemek için yeterli bir sebeptir bence.

AJANDA Eylül sayısı yazımdan alıntıdır.

Agora - Marta Sofia

Gökyüzüne bakıp bu evrenin nasıl işlediğini sorgulamayan var mıdır ? Ya da milyonlarca yıldızın her gece kusursuzca yaptığı sessiz dansı çözmeye uğraşmayan ?

Kitap, Mısır’ın Roma İmparatorluğu egemenliğindeki günlerinde, İskenderiye’de geçmekte. Hıristiyanlığın, Paganizmi ve Yahudiliği alt etmek uğruna yarattığı yıkımı, şiddeti ve tüm bu olayların ekseninde İskenderiyeli Hypatia ve genç kölesi Davus’u anlatmakta.

Hypatia, İskenderiye Kütüphanesinin baş kütüphanecisi Theon’un kızı ve aynı zamanda burada eğitim veren bir filozof ve matematikçidir. Zekası ve çalışmaları ile olduğu kadar güzelliği ve etkileyiciliği ile de dillere destandır.

Kitapta geçen tüm olaylar Hypatia’nın kölesi Davus tarafından anlatılır. Davus, kendisine verilen eğitim ve Hypatia’nın derslerinde bulunduğu sürece duyduklarından çok etkilenir. Eğitimsiz bir köle olmak yerine Hypatia’nın öğrencileri gibi özgür biri olmayı arzulamaktadır. Hypatia’nın zekasına, bilgisine, güzelliğine tutku ile bağlıdır. Hiçbir zaman onunla köle-efendi ilişkisini aşamayacağını düşünse de bunu umut ve hayal etmekten vazgeçmez. Ancak İskenderiye’de meydana gelecek olan olaylar Davus’a özgürlüğü getirecek olsa da tutkuyla bağlandığı kadından uzaklaşmasına neden olacaktır.

Bazıları “bir kölenin öyküsü!” diye alaycı bir şekilde bağıracaktır. Gizli bir alayın samimiyetsiz sesiyle “gelecek nesiller için ne kadar ilgi çekici!” diyeceklerdir. Evet, uzun bir süre köle olarak yaşadığım doğruydu fakat kalbimle aklım özgürdü ve hayallerle doluydu. Şimdi diğerleri gibi özgür sayılan bir adamım ama anılarımın tutsağıyım ve mahkumiyetin en ağırını kalbimde barındırıyorum: Suçluluk. Belki benim olduğumdan daha da özgürdünüz. Belki sizin kalbiniz tüm mahkumiyetlerden özgürdür. Özgür geçen hayatımın tümünü İskenderiyeli filozof Hypatia’nın kölesi olarak yaşadıklarımın tek bir anına değişirim.

Davus’un kendi hayal dünyasının dışında, gerçek dünyada ise karışıklıklar başlamıştır. Hıristiyanlığı yaymaya çalışan inananlar, kendi çıkarlarını düşünen yönetim tarafından kışkırtılarak adeta bir savaş ortamının oluşmasına sebep olur. Hıristiyanlar yönetimden aldıkları destekle İskenderiye Kütüphanesini yerle bir eder. Yahudi ve Paganlar için iki seçenek vardır; Hıristıyanlığı kabul etmek ya da kaçmak. Bu ortamda felsefi inancından vazgeçmeyen, tüm dinlerin özgürlüğünü ve kardeşliğini savunan Hypatia, kendisine aşık eski öğrencisi yeni vali olan Orestes’in de desteğini alması nedeniyle Hıristiyanların hedefi haline gelir. Orestes, onun için ne kadar endişelense ve onu ne kadar korumak istese de çaresiz kalacağı günler uzak değildir.

Kitaptan aynı isimle uyarlanan ve yönetmenliğini çağımızın başarılı isimlerinden biri olan Alejandro Amenábar’ın yaptığı bir film bulunmakta. Agora’yı tamamen tesadüf eseri izleme fırsatı bulmuştum. Henüz kitabından haberim yoktu. Daha sonra D&Rda dolaşırken kitaba rastladım ve düşünmeden aldım. Bazı küçük farklılıklara rağmen film kitaba başarı ile uyarlanmış. Hypatia rolunde güzelliği ile göz dolduran Rachel Weisz, Davus rolunde Max Minghella ve Orestes rolunde Oscar Isaac oldukça başarılıydı. Anlatılan ne kadar bıçak sırtı bir konu olsa da olaylar tarafsız gözle anlatılmaya çalışılmış gibi görünüyor. (Elbette bunun tam tersini düşünenler de bulunmakta.) Ayrıca görüntüler ve müzik mükemmel.

Kitapta ve filmde yer alan bir sahneyi paylaşmak istiyorum. Kitabı okuduktan sonra filmi tekrar izlememi sağlayan ve daha çok etkilendiğim bir sahneydi.

Derin bir nefes aldım ve Hypatia’nın arkasından yaklaştım. Bugün bile saçının kokusunu hatırlayabiliyorum. Elimi kolunun üstüne koydum ve hüzünle, vücudunun titrediğini fark ettim. En azından korkusunu geçirebilir miydim ? Yavaşça yaklaşarak vücudumla çıplaklığını örttüm. Kolumla onu belinden kavradım ve ne kadar hızlı soluduğunu fark ettim. Sırtından tutarak ona yavaş yavaş sarılırken dehşetten soluk soluğa kalmıştı. Sonra, beni görebilmesi için vücudunu nazikçe çevirdim. Yüzümü onunkine yaklaştırdım ve sakinleşti. Gözlerinin içine sonsuz aşkla baktım ve o da hemen anlayarak kabul etti. Gözleri bana hazır olduğunu söylüyordu, sessiz... Bana sükunetle bakıyordu. Elimden geldiğince hafif bir şekilde yanağını okşadım ve yeniden arkasına geçtim, vücuduna iyice yaklaştım, kolumu boynuna doladım, başımı onunkiyle birleştirdim, tüm nefesimi toplayarak, iki parçaya bölünmek üzere olan ruhumla, yapacağım şeyin karşısındaki perişanlık içinde hıçkırmayı engelleyemedim. Onu daha önce sevmediğim kadar severek, ızdırabını hissederek, diğer kolumla burnunu ve ağzını kapattım. Hafifçe sıkmaya başladım ve şiddetini giderek arttırdım. Hypatia karşı koymadı ve böylece ona sarılırken kalbimin parçalandığını hissederek, onu yavaşça nefessiz bırakırken, aklıma onun hayat dolu olduğu anlar gelmeye başladı... Ağlama isteği beni ele geçirdi ama durmamam gerektiğini, tereddüt edemeyeceğimi biliyordum. Cesaret bulmak için tavanda bulunan daire şeklindeki açıklıktan gökyüzüne baktım ve gözyaşlarımın arkasından, dairenin şekli bir elipse dönüştü. Hypatia’nın bedeninden çıkan bir mutluluk sarmalı hissettim ve anladım... Yıldızlı bir gecede, gizlice okşayarak tenine dokunduğum geldi aklıma. O esnada, bir yandan teselli edilemez bir şekilde ağlayarak son nefesini bastırırken, giderek daha da sıktığım teni... Müzede yanıma oturup benimle konuştuğu gece, o kadar yakındı ki... O gün, lanet bir anda, canını alarak susturduğum sesi... Ellerimin arasından kaçıp gittiğini hissedince, ızdırap içinde ve can çekişerek, kalbim son atışıyla kırılana dek sıktım daha da sıktım.Onu bırakamadığım için sarılmaya devam ederek, ağlayarak, tüm aşkımı beraberinde götürmesini istedim. Fakat parabonilerin ayak seslerini duydum ve onu yere bıraktım. Nefes aldım, döndüm ve onlara şöyle dedim:

“Bayıldı.”


AJANDA Eylül sayısı yazımdan alıntıdır.

Once


Gündüzleri babasına yardım etmek için kendilerine ait dükkanda elektrikli süpürge tamir edip akşamları ise sadece kendisi için çarşıda gitar çalıp şarkı söyleyen bir adamla, geçmiş yaşantısını ve evliliğini arkasında bırakmak için Dublin'e gelmiş, piyano çalmayı seven, çiçek satan bir kızın yollarını kesiştiren samimi bir öykü.

Erkek gitar çalarken kız şarkıyı dinlemeye başlar ve tanışırlar. Film boyunca bu ikilinin dostluklarını, sevgilerini, kararsızlıklarını, gündelik yaşantılarını izleriz. Ancak fonda hep bir şarkı vardır. Sanki hiç bitmeyen bir klip izliyor gibi hissederiz.

Bildiğiniz tüm romantik film klişelerini kenara bırakın, bu film hepimizin hayatından bir bölüm gibi. Çok gerçek ve samimi. Ayrıca film müzikleri harika. ( bkz: falling slowly ve if you want me )

Şiddetle tavsiye ederim.

19 Kasım 2010 Cuma

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Fahrenheit 451, kitap okumanın ve bulundurmanın yasaklandığı bir dünyayı ve görevi kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag’ı anlatmakta. Montag, yaptığı işten memnun, yaşamını sorgulama gereksinimi olmayan, işi dahil hiçbir “neden”i düşünmeyen biri. Aslında yaşadığı dünyadaki diğer insanlar ile tamamen aynı kayıtsızlığa sahipken tesadüf eseri karşılaştığı 17 yaşındaki Clarisse ve profesör Faber ile geçirdiği kısa süreli zamanda düşünmeye ve sorgulamaya başlar. Tüm yaşamını, yaptığı işi, arkadaşlarını ve en önemlisi de kitapları düşünmeye başlar. Ve bu değişimle birlikte hayatının değişmesi de kaçınılmaz hale gelir.

Fahrenheit 451, aslında İtfaiyeci isimli kısa öyküden yaratılan bir kitap. İtfaiyeci’nin Fahrenheit 451’e dönüşüm hikayesi gerçekten ilgi çekici. Yazar, bu anısını kitabın önsözünde paylaşmış. Kitabın yazılmasına neden olan öykü, hemen hemen tüm dergiler tarafından reddedilir. Sonunda, Galaxy Magazine tarafından yayınlanır. Ardından 1953’te Ian Ballantine, yazara ilk 25000 kelimeye 25000 kelime daha eklenecek olursa iyi bir roman olacağını söyler. Ray, bu öneriyi dikkate alır ve yaklaşık 10 $ ödediği kiralık daktilosuyla Fahrenheit 451’i romana dönüştürür. Ancak bölümlerini basacak bir dergi bulamaz. Uzun süre sonra Chicagolu bir editör, 450 USD karşılığında, henüz yeni çıkarttığı dergisinin 2, 3 ve 4. sayılarında yayınlamak üzere kitabı satın alır. Bu adam Hugh Henfer, dergi ise 1953/54 kışında çıkan ve dünyayı sarsan Playboy dergisidir. Kitabın ülkemizde ilk basımı ise 1971’de olmuş.

Montag’ı, ilk olarak Truffaut’ın 1966 yapımı olan Fahrenheit 451 isimli filmi ile tanımıştım. Yönetmenlerin her filmini izlemeye çalıştığım bir dönemde ve kendisi ile ilgili pek fikrim olmadan aldığım bir filmdi. İzledikten sonra -tabir yerinde ise- neye uğradığımı şaşırdım. Sanki film değil de gelecekten gerçek sahneler izlemiş gibiydim. Beni etkilemeyi fazlasıyla başarmış ve başucu filmlerinden biri olmuştu. Yaptığım kısa bir araştırma ile filmin aynı isimli bir romandan uyarlandığını öğrendim. Tabi hemen kitabı aramaya başladım ve uzun süren çabalarımın sonucunda kitaba ulaşabildim.

Kitabı birkaç saat içerisinde okudum. Kitaplığımdaki yerine koymak için rafın önüne geldiğimde eğer gerçekte böyle bir durum olsaydı ne kadar “korkunç” olabileceği geldi aklıma. Kitapsız bir hayat ! Kitapların yasak olduğu, yakıldığı, okumanın suç sayıldığı bir dünya. Bir avuç insanın kitapları geleceğe aktarma çabası...

Ve aklıma Montag’ın başarılı bir kitap yakıcı iken yaşadığı düşünce değişimi ve sözleri geldi;

“Kitaplar, omuzlarına, kollarına ve yukarı kaldırdığı yüzüne sağanak halinde düşüyordu. Kitaplardan biri, beyaz bir güvercin gibi, uysal kanatlarını çırparak eline kondu. Solgun, titrek ışıkta, bir sayfası açıldı, kar beyaz bir tüy gibiydi, sözcükler ince ince yazılmıştı. Tüm bu telaş ve heyecan içinde, Montag sadece bir an, bir satır okuyabilmişti. Fakat, kızgın demirle damgalanmış gibi bu satır zihninde şakıyıp durdu. ‘ Öğleden sonra güneşinde zaman uykuya dalmıştı.’ O kitabı bıraktı. Hemen diğer bir kitap ellerine düştü.”

* * *

"İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kağıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim."

Kitap bir bütün olarak mükemmel olsa da en sevdiğim kısmı finalidir. Ve Montag’a söylemek istediğim; Merhaba, Ben “ Kürk Mantolu Madonna”.

AJANDA Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

Vurun Kahpeye - Halide Edip Adıvar

Kitap, Milli Mücadele yıllarında, işgalin ve korkunun hüküm sürdüğü küçük bir Anadolu kasabasında geçmekte. Kasaba halkı, düşmanla işbirliği içerisinde olan, yaptığı kötülükleri örtmek ve çıkarlarını korumak için dini alet eden vatan hainlerinden ve Kuvayı Milliye ile Milli Mücadeleye destek veren bir avuç vatanseverden ibarettir.

Kitabın kahramanı Aliye, yeni mezun olmuş genç ve idealist bir öğretmendir. Yaşıtlarının aksine İstanbul’da kalmak yerine görevinin Anadolu’da bir kasaba olmasını temenni etmektedir. Dileği gerçekleşir ve adını hiç öğrenemediğimiz o küçük kasabada göreve başlar. İdealist kişiliği, vatanseverliği, aklı ve güzelliği ile dikkat çeker ve daha ilk andan itibaren vatan hainlerini kendine düşman etmiş olur.

Yunan işgalinin yaklaştığı günlerde kasabayı korumakta olan Kuvayi Milliye askerlerinden biri olan Tosun Paşa ile nişanlanır. Bu durum kasaba halkında – özellikle Hacı Fettah ve Hüseyin Efendinin de kışkırtması ile - Aliye’ye beslenen düşmanlığın artmasına ve “namussuz” damgası yemesine sebep olur. Hacı Fettah, hem Aliye’den hem de Kuvayı Milliyecilerden kurtulmak için Yunan askerleri ile işbirliği yapar. Kasabayı işgal eden Yunan askerleri komutanı Damyanos Aliye’ye aşık olur ve onunla evlenmek ister. Hatta bu amacına ulaşabilmek için Aliye’yi sevdiklerine zarar vermekle tehdit eder. Ancak Aliye, taşlanmak pahasına da olsa, ne kişiliğinden, ne namusundan ne de ideallerinden vazgeçmez...

Vurun Kahpeye, bugüne kadar 1949, 1964 ve 1973 olmak üzere 3 kez beyazperdede yer almış. Aliye’yi kitaptan önce Hale Soygazi’nin başrolde olduğu filmi ile tanımıştım. Sanırım lisedeydim. Filmin özellikle final sahnesinden çok etkilenmiş ve daha sonra okul kitaplığından kitabı alıp okumuştum. Geçtiğimiz sene ise İKSV sayesinde İstanbul Film Festivalinde kitabın ilk uyarlandığı, yönetmenliğini Lütfi Akad’ın yaptığı, başrolünü ise Sezer Sezin’in üstlendiği filmini izleme şansım oldu. Anladım ki Aliye benim için çok önemli bir karakterdi. Temsil ettiği değerler, yaşadığı haksızlık, idealist kişiliği -tıpkı Çalıkuşu Feride gibi- hafızama kazınmıştı.

AJANDA Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Martin Eden - Jack London

Hayatını gemilerde çalışarak kazanan genç ve yoksul Martin bir gün tesadüf eseri Arthur isimli zengin delikanlıyı bir kavgada savunur. Arthur bu iyiliğe karşılık Martin'i evlerinde yemeğe davet eder. Martin, eve girdiği andan itibaren iki şeyden çok etkilenir; birincisi Arthur'un kızkardeşi Ruth diğeri ise kitaplar...

Martin, içinde bulunduğu sınıf ve yaşam kalitesi ile Ruth'u kendisine aşık edemeyeceğini ve ona ulaşmanın yolunun yaşam seviyesini farklılaştırmakla mümkün olacağını düşünür. Bunu gerçekleştirmek için gece gündüz çalışır, sürekli okur. Gündüzleri yaşamını devam ettirebileceği geçici işlerde para kazanarak, geceleri ise 5 saat uyuyup çoğunlukla okuyarak kendini geliştirmeye çalışır. Aynı zamanda da edebiyat öğrencisi olan Ruth'tan ders alır. Artık tek bir amacı vardır; aşık olduğu kadına ve onun bulunduğu sosyal çevreye erişebilmek. Bunun için seçtiği yol ise "yazmak" olur. Martin, içindeki yazma isteğiyle sürekli üretir. Yazdıklarından kazanç sağlayabilmek için sürekli dergilere yazılarını gönderir ancak çok uzun süre red mektupları dışında cevap alamaz. Ruth dahil çevresindeki herkes bunun geçici ve boş bir hayal olduğunu dile getirir ancak Martin tüm bu sözlere kulak tıkar. Çünkü kendisine ve yazdıklarına güvenmektedir.

“O zamana kadar, çevresini saran ve birlikte yaşadığı her şey gibi, varoluşu iyi bir şey olarak kabul etmişti. Kitap okuduğu zamanlar dışında onu hiç sorgulamamıştı; ama o zamanlar bunlar sadece kitaptı, daha iyi ve imkansız bir dünyanın peri masallarıydılar. Ama şimdi o dünyayı gerçek ve mümkün olarak görmüştü, tam ortasında da Ruth adından çiçek gibi bir kadın vardı; o zamandan beri acıları, acı kadar keskin özlemleri ve umutla beslendiği için hayal kırıklığına uğratan umutsuzluğu tanıması gerekiyordu.”

Hırsı, sürekli okuması, zekası sayesinde varlığını, özenmiş olduğu zenginlerin yaşam tarzına onlarla sohbet edebilme seviyesine taşımış ve Ruth ile yakınlaşmış olsa da maddi olarak hala amacına ulaşamamıştır. Martin, Ruth’tan iki yıl sabretmesini ister. Bu süre içerisinde yazarlığını kabul ettirebileceğine ve gerekenden fazlasını kazanıp amaçlarına ulaşabileceğine inanmaktadır. Ruth ise Martin’in bu boş hevesten vazgeçmesinin ve babasının yanında memurluğa başlamasının faydalı olacağını düşünmektedir.

Martin Eden, okuduklarım arasında beni en fazla etkileyen Jack London kitabı oldu. Kitabı uzun süre önce fuardan almıştım ancak sürekli başka kitaplar araya girdiği için okumayı –farkında olmadan- ertelemiştim. İtiraf etmek gerekirse, kitabı okuma konusunda bu kadar geç kalışıma üzüldüm.

İnsanın “kitaplar ve yazmak” ile olan ilişkisini ve kahramanının kişisel mücadelesini, tutkusunu, hayallerine ulaşma hırsını gerçekten başarılı anlatımı ve finali ile mutlaka okunmayı hak eden klasiklerden.

AJANDA Temmuz sayısı yazımdan alıntıdır.

Sokaklardan Bir Kız - Orhan Kemal

Orhan Kemal, kitaplarını okumuş olsun ya da olmasın çoğu insanın az çok bildiği gibi özellikle 50 ve 60lı yıllar Türkiye’sinde, yoksul kesimin yani halkın dertlerini, yaşadıklarını anlatan ve bunu yaparken “onlardan biri” tavrını ve başarılı tasvirlerini kullanan bir yazar. Sokaklardan Bir Kız, bu kuralı bozmayan, yazarın diğer başarılı kitaplarının yanında biraz sönük kalmış dahi olsa hüzünle okunacak, Yeşilçam filmi tadında bir roman.

Bir kısmı Anadolu’nun küçük bir kasabasında ancak büyük bölümü İstanbul’un arka sokaklarında geçen, geri planda 60’lı yılları okuyucuya hissettiren ve konsomatris Leyla’nın kızı Nuran’ı anlatan bir kitap.

Nuran, annesinin mesleği nedeniyle toplum tarafından etiketlenmiş, ancak bu etiketi kabul etmeyip sonuna kadar direnen, bir gün bu hayatın dışında kendisine yepyeni bir hayat kurabileceği umudunu taşıyan bir genç kız. Çocukluğu ve gençliği süresince, annesi yüzünden hapse giren babasının kendisine verdiği öğüdü aklından çıkartamamıştır. “Yavrum, dinle beni… Gün gelecek, büyüyecek, bir erkeğin kadını olacaksın. Kocan çirkin de olsa, onu yabancı bir erkekle aldatıp hapislere düşmesine sebep olma!”

Ancak Nuran, tüm temiz kalma çabalarını görmezden gelen, ona ait olmayan suçları yüzüne vuran bir çevrede yetişmektedir. Bunların başında ise annesi Leyla vardır. Acaba Nuran istediği, umud ettiği yaşama ve sıcak yuvaya kavuşabilecek midir ?

Okurken gözünüzde canlanan o siyah beyaz karelerle, kendinizi bir an Tarlabaşı’ndaki apartman dairesinde, Beyoğlu’nda bir lokantada ya da Anadolu’da küçük bir kasabada bulabilirsiniz.

AJANDA Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

Çavdar Tarlasında Çocuklar - J.D.Salinger

Salinger, kitaplarının yayımlanması ile ilgili kesin kuralları olan, kendi iç dünyasında yaşayan hatta rivayete göre fotoğraf çektirmekten bile kaçınan bir yazar. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın tanınması ve ilgi görmesi ile birlikte inzivaya çekilir ve yaklaşık 50 yıl bunu sürdürür. Hatta anılarını paylaştığı için sevgilisini ve kızını da tamamen hayatından çıkartır. Bazılarına göre kitabın kahramanı bizzat yazarın kendisi. Özellikle kitapta yer alan şu paragrafın bu sözü desteklediği düşünülebilir. “ Ortalık oldukça sessizdi, çünkü bizim Ernie piyano çalıyordu. Herifin piyanoya oturması bile, Tanrı aşkına, kutsal bir şeydi sanki. Yani, hiç kimse onun kadar iyi çalamazdı. Piyanonun önünde kocaman lanet bir ayna vardı, Ernie’nin suratına da iri bir spot lamba çevirmişlerdi, böylece o piyano çalarken suratını seyredebiliyordunuz, parmaklarını değil ama; o kocaman moruk suratını yalnızca. Yemin ederim, ben bir piyanist ya da aktör filan olsaydım ve bu sersemler de benim olağanüstü biri olduğumu düşünselerdi, bu durumdan nefret ederdim. Beni alkışlamalarını bile istemezdim. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım.”

(Anti)kahramanımız Holden Caulfield, filmlerden nefret eden, dört okul değiştirmiş, en son okuduğu Pencey’den ise beş dersin dördünden kaldığı ve haylazlıkları nedeniyle atılmış olan aynı zamanda sürekli yalan söyleyen, ergenlik çağının getirdiği bunalımı sonuna kadar hisseden ve hissettiren bir karakter. Kitap, bu genç adamın hastanede yattığı dönemde geriye dönük olarak anlattığı, Pencey’den atıldığı dönemden Noel’e kadar olan birkaç günde yaşadıklarını sunuyor. Yani belirli bir olay örgüsünden ziyade Holden’ın düşüncelerinden oluşuyor.

Kitap , Holden’ın şu cümlesi ile başlıyor. “Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zırvalıklardan sıkılıyorum.”

Holden, belki de ergenlik çağının getirdiklerini sonuna kadar yaşayan ve karşılaştığı her durumu ya da kişiyi önce olumsuz yönleri ile değerlendiren biri. Kitapta sürekli bir olumsuz eleştri ve şikayet havası hakim. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen Phoebe ile olan abi-kardeş ilişkisi ise mükemmel. Holden, belki de yalnızca küçük kız kardeşi Phoebe’ye güveniyor.

Holden’ın kendisi ile ilgili düşünceleri ya da kişisel tespitleri ile ilgili kitaptan birkaç paragraf ;

...eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor. Sally'nin ne olduğunu anlamam için yıllar geçmesi gerekti.

...bir kitabı okuyup bitirdiğimizde, bu kitabın yazarı keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı ve onu her istediğimde arayıp konuşabilseydim diyorsanız, bence o kitap iyi bir kitaptır.

...sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra !
Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancı benimdir herhalde.Rezalet bir şey. Yani, bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile, biri bana rastlayıp nereye gittiğimi sorsa, gözümü kırpmadan operaya gittiğimi söylerim.


Salinger, gerek kuralları gerekse karakterleri ile mutlaka okunması gereken bir yazar. Ülkemizde yayımlanan 4 kitabı bulunmakta. Kitapların tamamını okuduğumuz taktirde belki de onu anlamak daha mümkün olacaktır.

AJANDA Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Günün Notları

- Bu aralar yeni bir huy edindim ! Arkadaşlarımla herhangi bir konuda konuşurken cümle içinde kullandıkları herhangi bir kelimeyi alıp o kelimenin geçtiği genellikle arabesk ağırlıklı şarkılar söylüyorum ! Sanırım yakında arkadaşım kalmayacak :)

- Diziler ve kitaplar nedeniyle uzun süredir film izleyemiyordum. Bundan sonra her gün bir film izlemeye çalışacağım. Okunmayan kitaplarımı ve izlenmemiş filmlerimi azaltmalıyım artık. Yenilerine yer açmak gerek. :)

- İnsan bazen garip tesadüfler yaşayabiliyormuş. Bunu bir kez daha anladım bugünlerde.

- Dergimiz AJANDA'nın artık bir twitter adresi var. twitter.com/ajandadergi adresinden ulaşabilirsiniz.

- Biletix'ten bir tiyatro bileti almak istedim. Bilet fiyatı 30 TL, işlem bedeli 8 TL, ZORUNLU ! kargo bedeli 8 TL, bu durumu protesto edip bilet almaktan vazgeçmenin ve oyunu izleyememenin bedeli ise paha biçilemez !

- Paul Auster okumaya hangi kitap ile başlamalı ? Hangi kitaplarını okumalı ?

- Ceren'in sitesinde gördüğüm yazıdan etkilenerek Ceylan Ertem dinlemeye başladım. O kadar naif bir ses ki anlatamam, sadece tavsiye ederim.

- 2011 için konser haberleri gelmeye başladı. Bunlardan biri de 8 Temmuz 2011 Bon Jovi konseri. Daha ne olsun ?

- Kırmızıya bayılıyorum ve etrafta daha çok görebilmek için bir an önce yılbaşı gelsin istiyorum.