29 Ağustos 2010 Pazar

Günün Notları




- Daktilom olsun istiyorum. Siyah olsun istiyorum, sağlam olsun ama çok yeni olmasın. Gıcır gıcır parlamasındansa yaşanmış bir eskilik olsun istiyorum. Hatta A harfi silinmiş olsun ama ben onun orada olduğunu bileyim istiyorum. Fotoğraftakine benzer bişey olsun istiyorum. (İnternetten almak istemiyorum, güvenemiyorum. 10 senedir istiyorum ama hala alamadım. Daktilosu olan ve satmak isteyen ya da bu özellikte bir tanıdığı olan varsa ve yanıt dönerse süper olur :) Zor ihtimal biliyorum ama denemekten ne çıkar?)

- Carlos Ruiz Zafon'un kitabı "Rüzgarın Gölgesi"ni okuyorum. Etkileyici bir kitap. En azından şimdilik öyle :)

- Yeni favorim ZAZ - JE VEUX albümü. Albümün tamamını tavsiye ederim, eğlenceli şarkıları var.

- Şehir Tiyatroları Yaz Oyunları programı açıklandı ve ben büyük hayal kırıklığı yaşıyorum ! İki senedir oynayan oyunlar var yine... Gözlerim Tarla Kuşuydu Juliet'i aradı ama programda yok maalesef :( Bu sene açıkhavada tiyatro keyfi yok. İlgilenenler için oyunlar ve tarihleri ; İstanbul Efendisi 14 Eylül 2010 Salı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz 16 Eylül 2010 Perşembe, Devr-i İstanbul (ücretsiz) 18 Eylül 2010 Cumartesi, Lüküs Hayat 19 Eylül 2010 Pazar.

- Tiyatro eleştirmeni olmak istiyorum. Tüm işim oyun izleyip yorumlamak olsun. Mesai saatlerim istediği kadar esnek olabilir, farketmez.

- Sonbahar gelsin, hava soğusun ve sürekli yağmur yağsın istiyorum.

- Bir sevgilim olsun istiyorum. Hayattan zevk almasını bilen, tiyatro seven, kitap okuyan, her konuda söyleyecek bişeyleri olan, istiklal caddesini seven, üşenmeyen, gezmeyi çok seven ama en çok gezinin sonunda eve dönüşleri seven, Tom Waits dinleyen, en sevdiğim rengin kırmızı, en sevdiğim aksesuarın küpe, en sevdiğim çiçeğin papatya olduğunu bilen zorlama günlerde kırmızı gül göndermeyen, sabahları "günaydın" demek için aradığımda sabahın köründe ne arıyorsun demeyen ama aramayınca da trip yapmayan, her sıkıntımı paylaşabileceğim her sıkıntısını benimle paylaşan, yalan söylemek zorunda hissettirmeyen ve hissetmeyen, klasik filmleri seven, karikatüre bayılan, gündemi takip eden, Türkçe'yi düzgün kullanan, iyi gün kadar kötü günde de yanımda olabilecek aynı zamanda kötü gününde önce beni yanında isteyecek olan, siyahla beyazı ayırt edebilen, karşıt görüşlere de saygı duyabilen, maçı stadda izlemeyi seven, konser düşkünü, yeri geldiğinde rakı da içebilen, sohbeti hoş, hediye almayı ve vermeyi görev saymayan, beni kırmayıp tango öğrenmek için benimle birlikte çabalayabilecek, yeri geldiğinde küfretmesini bile bilen ama genelde saygılı ve terbiyeli, limon kolonyasına burun kıvırmayan, şiir sevmese bile Orhan Veli şiirlerini bilen birini istiyorum. Elini vicdanına koy ve söyle, çok şey mi istiyorum :)

- Spor Toto oynamak ve 15 maçın sonucunu bilmek istiyorum.

- Evet bunların hepsini istiyorum !

9 Ağustos 2010 Pazartesi

İstanbul Hatırası

Ahmet Ümit, çok uzun süredir okumak istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir yazardı. Birkaç ay önce yeni çıkan kitabının tanıtımını gördüğümde bir yerden başlamak gerek diyerek aldım "İstanbul Hatıra"sını. Kitabın kapağındaki fotoğrafın ve tanıtım yazısının da etkisi oldu elbette.

Kitap, aynı yöntemle gerçekleştirilen 7 cinayeti anlatmakta. Cinayeti işleyenler her kurbanın avucuna bıraktıkları sikkeler ile Byzantion'dan Constantinopolis'e, Konstantiniyye'den İstanbul'a önemli yapıtlara ve dönemlere dikkat çekmekte ve mesaj vermektedir. Komiser Nevzat, yardımcıları Ali ve Zeynep ile birlikte mesajı çözmeye ve katilleri bulmaya çalışır. Ahmet Ümit, tüm bu olayların ve hikayenin arka planına İstanbul'u yerleştirmiş. Bunu yaparken tarihin insanı sıkan anlatım tarzı yerine merak uyandıran bir anlatımı kullanmış. Kitabı okurken İstanbul gezi planıma yeni yerler ekledim. Daha önce adını duymuş olsanız dahi göz ardı ettiğiniz yerleri görmenizi sağlayan bir kitap. Bu haliyle de gerçekten başarılı bir kitap olmuş. Ayrıca yazarın diğer kitaplarını almam için yeterli bir referans oldu bana.

Polisiye, benim için yeni bir tür. Okuduğum kitap sayısı bir elin parmağı kadar. Belki de bu nedenle katili tahmin etme yeteneğim olmayabilir :) Kitaptaki katilleri öğrendiğimde bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Masamdan kalktım klimanın olduğu bölüme yaklaştım ve pencereden gün batımını izledim. Kitabın etkisinden kurtulmaya çalıştım ama yok olmadı. Sonra tekrar masama döndüm, okumaya devam ettim. İşyerinde olmama, arkadaşlarımın seslenmesine, çalan telefonuma yani hiçbir şeye aldırış etmeden okumaya devam ettim.

Kitabı hem İstanbul sevenlere hem de polisiye sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.

"Şehre bakıyorduk denizden. Sisler içindeydi İstanbul...Sisler içinde deniz... Sisler içinde teknemiz. Sultanahmet'in minareleriydi görülen, Ayasofya'nın kubbesi, Topkapı Sarayı'nın kuleleri. Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir. Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren. Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi... Büyülü bir bulut gibi... Bir masal imgesi gibi... Yeni kurulmuş bir kent gibi... Taze bir başlangıç gibi... Genç, umutlu, güzel...

Yüksek miktarda Spoiler içerir :

Kitabı okuduktan sonra hemen Ceren'in spoiler kısmındaki yorumlarına baktım ve hemen hemen aynı şeyleri düşündüm. Sonra Yekta'nın karısı ve çocuğu ile ilgili kazayı çok sorgulamayışını Handan'ın üç arkadaş arasında bir tabu olmasına bağladım. Zeynep ile Ali'nin ilişkisi belki de öncelikli olmadığı için çok detaylandırılmamış olabilir diye düşündüm. Ancak Topkapı Sarayı bölümündeki x-ray kısmı bence de eksik kalmıştı. En önemli olaylardan birinin yaşandığı bölümdü. Biraz daha açıklayıcı olabilirdi. Ahmet Ümit'e sormak gerek bu kısmı :) Bir nokta için daha Ceren'e katılıyorum. Bence de bu kitabın filmi (usta eller tarafından) yapılmalı.