27 Mart 2010 Cumartesi

Dublörün Dilemması - Murat Menteş

Bu kitabı neden ya da kimin tavsiyesi üzerine aldığımı hatırlamıyorum. Sanırım afili filintaları farketmem üzerineydi. Gerçi tam tersi kitap sayesinde afili filintaları farketmiş de olabilirim. Neyse. Sebebini bilmesem de iyi ki almışım diyorum. Şu aralar işyerinden, ağrılardan, sağlıkla ilgili endişelerden, sorunlardan bıkmış, bunalmış, gereksiz yere çok çalışan, stresli ve yorgun bünyeme o kadar iyi geldi ki anlatamam.
Kitabın konusunu anlatmak biraz zor ayrıca kitabı okumayanlar için alınacak keyfi de azaltabilir. Fazla spoiler vermeden bişeyler yazmaya çalışayım. Nuh Tufan ve İbrahim Kurban isimli kahramanlarımızın fazla zeki olmaları ve bunu iyi yönde kullanmamaları sonucunda yaşadıklarının ve yollarının kesiştiği karakterlerin ( Ferruh Ferman, Dilara Dilemma, Habip Hobo...) anlatıldığı, bol aksiyon, heyecan, aşk dolu bir kitap. Murat Menteş'in karakterlerine verdiği isimlere, uslübüne, hayalgücüne, ifadelerine ve kelime oyunlarına bayıldığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Kitabı okurken sanki heyecanlı bir film izliyormuş gibi hissediyorsunuz :) Aslında konusu ve yazılanlar absürd ve gerçekçilikten biraz uzak ama okurken aldığınız keyif bunu sorgulamanızı engelliyor. ( En azından benim için öyleydi.) Kitabı okumayan -benim gibi- geç kalmış bünyelere şiddetle tavsiye ederim. Hatta risk almak istemeyip şüpheci yaklaşanlara kitabı -memnuniyetle- hediye edebileceğimi de belirtirim :))

* * *
- Hayatının geri kalanını birisiyle birlikte geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını dilersin.

- Hedefe ulaşan, herşeyi ıskalar!


* * *

18 Mart 2010 Perşembe

Dövüş Kulübü - Chuck Palahniuk


Kitabı ikinci kez okuyorum, filmini de uzun süre önce izlemiştim. Ama kitap ile ilgili yorum yapamıyorum çünkü ne desem yetersiz kalacak ve kitabı olması gerektiği gibi yansıtamayacak. Sadece (mutlaka ama mutlaka) okuyun (ardından da hala izlemediyseniz filmi izleyin) diyorum.

Kitaptan ;

...İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.

* * *
...Sanki Tyler'ı değil de, bu dünyada yolunda gitmeyen her şeyi un ufak etme şansını en sonunda yakalamış gibi hissettim kendimi. Kuru temizleyiciden yaka düğmeleri kırılmış olarak dönen gömleklerim. Hesabımın yüz dolar eksiye geçtiğini söyleyen bankam. Bilgisayarımı açarak DOS yürütme komutlarımı kurcalayan patronum. Ve Marla Singer, dayanışma gruplarımı benden çalan kadın. Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmemişti, ama hiçbir şeyin önemi yoktu.

* * *
"Eğer ne istediğinizi bilmezsen" diyor kapıcı, "bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş."

* * *
Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı, ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.Onları köleleştirerek, bu insanlara özgürlüğün ne demek olduğunu göstermek zorundayız. Onları korkutarak, cesaretin ne olduğunu göstermek zorundayız.

* * *

17 Mart 2010 Çarşamba

Los Abrazos Rotos

Mateo, başarılı bir yönetmendir. Ancak geçirdiği bir kaza nedeniyle görme kaybı yaşar ve yeni yaşamında yeni ismi -Harry- ile senaryolar yazarak hayatına devam etmektedir. Sürekli yanında olan ve ona yardım eden Judit ve oğlu Diego aynı zamanda en yakın dostlarıdır. Bir gün Ray x isimli biri kapısını çalar ve birlikte bir belgesel çekmek istediğini belirtir. Ancak Harry bu işi kabul etmez çünkü kendisini Ray x olarak tanıtan bu adam geçmişten gelen biridir ve unutulmak istenen anıları canlandırır.

Almodovar'ın klasik dokunuşlarının olduğu başarılı bir film. ( Tamam kabul ediyorum yönetmenin filmografisinde diğerleri kadar etkileyici değil ama yine de izlenebilir. ) Özellikle ; domatesin üzerine düşen gözyaşı, röntgen, sinir krizinin eşiğindeki kadınlar filmine yapılan gönderme ve Harry'nin elleriyle Lena'nın ekrandaki görüntüsüne dokunması çok etkileyici sahnelerdi.

15 Mart 2010 Pazartesi

Her Şey Aydınlandı - Jonathan Safran Foer


Karışık bir kurgu ile yazılmış bir kitap olduğunu söyleyip baştan uyarayım. ( Hayır bu olumsuz bir özellik değil lütfen yanlış anlaşılmasın :) Kitapta geçmiş ve şimdiki zamanın paralel anlatımı var. Şimdiki zamanda yer alan kahramanlarımız köklerini aramak için yollara düşmüş olan Jonathan, ona rehberlik eden genç Alex ve dedesi Alex. (Gerçi Sammy davis jr. jr'ı da unutmamak gerek. ) Kitabı iki bölüm şeklinde düşünürsek ilk bölüm gayet eğlenceli ancak 2. bölümde eğlence yerini hüzüne bırakıyor. Kitap aynı zamanda filme uyarlanmış. En kısa sürede filmi de izlemeyi umuyorum.

Tam adım, Alexander Perchov. Ama tüm arkadaşlarım bana Alex der çünkü bu, tam adımın söylemesi daha kısa halidir. Annem bana ‘Alexi-delirtme-beni!’ der çünkü hep delirtirim onu. Onu neden delirttiğimi merak ediyorsanız söyleyeyim: çünkü sürekli arkadaşlarımla bir yerlerdeyimdir ve feci nakit saçıyorumdur ve bir anneyi delirtecek daha bir sürü şey yapıyorumdur. Babam, yazın bile kafamdan çıkarmadığım kürk yüzünden bana Şapka derdi. Bunu kesti çünkü ona, bana böyle demeyi kesmesini emrettim. Kulağıma çocukça geliyordu ve ben kendimi daima çok iktidarlı ve üretken bir erkek gibi görmüşümdür. Çok, çok kızım var benim, inanın ve hepsi beni başka isimle çağırır. Bir tanesi bana Bebeğim der; bebek olduğumdan değil, bana baktığı için. Bir diğeri bana Gece Boyu der. Neden böyle diyor, söyleyeyim mi? ( syf.7 )

* * *
Ayıplı tefeci Yankel D, o akşam bebeği evine götürdü. Geldik, dedi, işte ön basamak. İşte burası. Bu, senin kapın. Ve işte bu tuttuğum da senin kapının tutamağı. Ve işte, eve geldiğimizde ayakkabıları buraya koyarız. İşte, ceketlerimizi buraya asarız. Bebekle anlayabilirmiş gibi, asla yüksek ses veya tekli heceler ve saçma sapan sözcükler kullanmadan konuştu. Seni beslediğim bu şey, süttür. Süt, bir gün tanışacağın sütçü Mordehay’dan gelir. O da sütü inekten alır. İnek, düşündüğünde çok tuhaf ve asap bozucu bir şeydir, o yüzden inek üstüne fazla düşünme… Yüzünü okşayan bu şey, benim elimdir. Bazı insanlar sağ elini, bazıları sol elini kullanır. Sen hangisisin henüz bilmiyoruz çünkü orada öylece oturup işleri bana bırakıyorsun… Buna öpücük denir. Dudaklar yapıştırılıp bir şeyin üstüne, bazen bir yanağa, bazen başka dudaklara, bazen başka şeylere bastırıldığında olan budur. Öpülen, duruma göre değişir… Bu, benim kalbimdir. Sen ona sol elinle dokunuyorsun; bunun nedeni solak olman değil ki öyle çıkabilirsin, sol elini tutup kalbime bastırmamdır. Şimdi duyduğun benim kalp atışlarımdır. Beni hayatta tutan budur. ( syf. 51 )

* * *
- Sana Lutsk'tan birkaç kitap getirdim, dedi.

Brod, ağır çantayı alırken " bunları almaya gücümüz yetmez" dedi. Yarın hepsini iade edeceğim.

- Ama bunları almamaya da gücümüz yetmez. Hangisine daha fazla gücümüz var ? Almaya mı almamaya mı ? Bana göre her halükarda zarardayız. Benim yolumdan gidersek, en azından kitaplı zarardayız. ( syf. 93 )

12 Mart 2010 Cuma

Je Vais Bien Ne T'en Fais Pas

Barcelona tatilinden dönen Lili, ikiz kardeşinin babasıyla ettiği kavga sonucunda evi terk ettiğini öğrenir. Ona ulaşma çabalarının boşa çıkması, mesajlarına cevap alamama, ailesinin rahat tavırları gibi sıkıntıların etkisiyle geçici bir depresyon süreci başlar. Birkaç gün sonra Lili kardeşi Loic'ten bir mektup alır ve onun Fransa'yı dolaştığını, keyfinin yerinde olduğunu öğrenir. Film bu süreç ve sonrası yaşanılanları anlatmakta.
Oyunculuklar mükemmel. Özellikle Lili ( Mélanie Laurent ) ve baba ( Kad Merad ) sanki rol değil gerçek karakterler gibiydi. Ayrıca herkesin hemfikir olduğu gibi soundtrack (özellikle de Aaron - u-turn lili) muhteşemdi. İzlemenizi tavsiye ederim.

11 Mart 2010 Perşembe

Everybody's Fine

Bir babanin (Frank) haftasonu çocuklarıyla bir araya gelmesine ilişkin planın aksaması ve bu aksaklık sonrası Frank'in yola çıkıp çocuklarına tek tek sürpriz yapmasını anlatan güzel bir yol ve aile filmi. Robert De Niro her zaman olduğu gibi mükemmel. - Gerçi gönlüme taht kuran genç Travis'in ( bkz. Taxi Driver ) posteri karşımdayken onu bu rolde görmek biraz garipti -

Filmde gözünüze bişeyler kaçmasına sebep olabilecek sahneler ağılıklı uyarmış olayım. Özellikle ;

* frank'ın yaptığı hazırlıktan sonra gelen telefonlar, galeride çalışan kızın frank'ın arkasından koşup david ile ilgili söyledikleri ve arşivden çıkan tablo çok vurucuydu.

* frank : telefonu ben açtığımda, her zaman annenizi isterdiniz ; "alo, baba merhaba annemi verir misin"

* frank : onların bugunlere gelebilmesi için yüzbinlerce metre tel gerekti...

10 Mart 2010 Çarşamba

Woody Allen

Hollywood'un dahilerinden, beyninin farklı çalıştığına inandığım, mizah ve felsefeyi ince zekası ile filmlerine yansıtan, entellektüel , kadın-erkek ilişkileri ve hayata dair tespitlerine hayran olduğum, yaratıcı, gerçekçi, neredeyse tüm filmlerini izlediğim, Türkiye'de çıkmış tüm kitaplarını okuduğum ama yine de doyamadığım...