28 Şubat 2010 Pazar

Mary and Max


Mektup yazmayı çok severim ama hiç mektup arkadaşım olmamıştı ( yani tanımadığım ). Filme gelince stop motion tekniği ile hazırlanan, Mary ve Max adlı biri 8 diğeri 44 yaşında olan iki insanın mektup arkadaşlığını anlatıyor.

Mary, 8 yaşında bir Avustralya'lı. Annesi ve babası ile yaşıyor ve hiç arkadaşı yok. Kendine ait kahverengi tonlarda bir dünyası var ! Bir gün Earl Grey adında biri ile evlenip kendi şatosunda yaşamak istiyor :) Max ise 44 yaşında, New York'ta yaşayan ancak kendi iç dünyası ve dairesinin gri tonlarına hapsolmuş biri.

Bir gün Mary, aklına gelen bir fikir ve biraz da tesadüflerin etkisiyle rehberden bir isim seçiyor ve ona mektup gönderiyor. Max, önce gelen mektupla büyük stres yaşasa da cevap vermeyi başarıyor ve aralarında muhteşem bir dostluk başlıyor. Özellikle Max'in kendini anlatışı, Mary'nin doğallığı, diğer karakterlerin ilginçliği ve sevimliliği yani filme dair her detay belli ki özenli bir çalışmanın sonucu ve izlemesi hem hüzünlü hem eğlenceli.

Filme dair bayıldığım detaylar ;

Love Yourself First

mc2

Daktilo ( özellikle "m" harfi )

" Ben Normalim Ya Sen ! "

Max'i seslendiren Philip Seymour Hoffman

Sen benim en iyi arkadaşımsın, sen benim tek arkadaşımsın...

"Ben hiç komünyon olmadım :) "

"Seninle hiç dalga geçtiler mi ? "

23 Şubat 2010 Salı

Im Juli



Daniel (Moritz Bleibtreu) , Hamburg'da yaşayan bir öğretmendir. Günleri genellikle okul ve evi arasında geçmektedir. Tek eğlencesi evinde dinlediği jazz müziklerdir. Bir gün Juli (Christiane Paul) ile tanışır. Juli, Daniel'i uzun süredir izlemektedir çünkü ona aşıktır.Juli, Daniel'e bir yüzük satar ve bu yüzüğün ona aşkı getireceğine inandırır. Aynı akşam Daniel, Melek (İdil Üner) isimli Türk kızına aşık olur. Ancak Melek Türkiye'ye döner. Daniel'in Melek ile ilgili tek bildiği cuma günü Boğaz köprüsünde biriyle buluşacağıdır. Bu bilgi onun peşinden gitmeye yetecektir :)) Yolda yaşadıkları, tesadüfler, karşılaştığı insanlar ise tam seyirlik. Kesinlikle çok keyifli bir yol filmi.

Aslında çok çok uzun anlatmak isterim ama filmin tüm sürprizi bozulmuş olur. Fatih Akın yine mükemmel bir film yapmış. Müzikler filmle çok uyumlu. Bu filmi izlemek için neden bu kadar bekledim diye kendi kendime kızdığımı da belirtmeden geçemeyeceğim :)

" hayatta en güzel şeyler bedavadır ! "

21 Şubat 2010 Pazar

Sokrates...



Sokrates'in hapishanede baldıran içmeden önce gardiyanı ile konuşmalarını anlatan bir oyun. Gardiyan, Sokrates ile ilgili anılarını yazarak "köşeyi dönme" derdindedir. Ancak olaylar beklenmedik şekilde sonuçlanır vs...

Genel anlamda iyi bir oyun olsa da benim için yeterli olmadı. Sokrates deyince daha felsefe ağırlıklı daha ağır bir dil beklediğimi itiraf edeyim. Ancak oyunun özellikle ilk 15 dakikası kullanılan, (tabir yerindeyse) "sokak dili" büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için.

Mustafa Uğurlu'yu ilk kez sahnede izledim. Bu açıdan çok keyifliydi. Ayrıca oyundaki en izlenesi rol bence "gardiyan"dı. Melek Baykal insanlıkla ilgili önemli sözlerini söylerken bile ona inanamadım. İzlemediğim halde aklıma hep o çingene ailesindeki rolu geldi ( Ahhh Televizyon ahhh oyuncuları gözümüzde ne hale getiriyorsun !!! )

Keyifli başka şeyler yok muydu ? Elbette vardı. Örneğin ; Sokrates ve Gardiyan'ın yer değiştirmesi ve final gayet başarılıydı. Bunun yanı sıra dekor ve kostüm başarılıydı.

Herşeye rağmen oyundan çıktığımızda aklımızdan geçen ve dilimizden dökülenler ; "Ah keşke biraz daha aklı başında bir oyun olabilseydi de seyir keyfimizi artırabilseydi ya da bu 3 oyuncuyu daha aklı başında bir oyunda izleseydik " şeklindeydi...

18 Şubat 2010 Perşembe

Bir Delinin Hatıra Defteri - Gogol



" Bir delinin değil, deliren bir adamın hikayesi ! "


Çok önceleri okumak istediğim ancak bulamadığım için unuttuğum bir kitaptı " Bir Delinin Hatıra Defteri". Baktım kitaba ulaşamıyorum bari dedim oyunu izleyebileyim. Devlet Tiyatrolarının turne kapsamında İstanbul'a gelen oyununu birkaç ay önce izledim. 70 dakikalık süre oyun olmaktan çıkmış ve tüm izleyicileri önce "devlet dairesi ve genel müdürün evinde" sonra "akıl hastanesinde" Poprişçin'in dostu haline getirmişti. Tabi metnin etkisinin yanında - bir deliyi oynayan değil- sanki az önce akıl hastanesinden kaçmış olan gerçek bir deli vardı sahnenin ortasında " Erdal Beşikçioğlu". Sahneyi kullanışı, karaktere bürünüşü inanılmaz derecede gerçek, içten ve bir o kadar da görülmeye değerdi.

Çok sonraları kitabı hiç ummadığım bir yerde bulabildim. Kitap, Aksentin Ivanoviç Poprişçin isimli, devlet dairesinde çalışan sıradan bir memuru anlatmakta. Zamanla genel müdürünün kızına aşık oluyor. Ancak bu güzel kızın bir soylu ile evleneceğini öğrenip, dış etkenlerin de etkisiyle bir delirme süreci başlıyor. Bu süreçte kendini İspanya Kralı ! olarak bir akıl hastanesinde buluyor.
Hem oyunun hem kitabın sonunda gözleri dolu dolu olan biri olarak ( hala okumadıysanız )okumanızı ve ( hala izlemediyseniz ) izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

14 Şubat 2010 Pazar

İntiharın Genel Provası


Borca batmış, herşeyini kaybetmiş, sağlıklı ! bir adam intihar için Tuna Nehri Köprüsü'nü seçer. Tam intihar edeceği anda bir balıkçı onu vazgeçirmeye çalışır çünkü adam intihar ederse balıkçının ağına takılacak ve geçim kaynağını yok edecek, çocuklarını aç bırakacaktır. Ardından adamın sevgilisi gelir ve intihar ederse kendisinin geleceğinin ne olacağını, kiminle evleneceğini sorar. Adamın sevgilisinin ardından ise 200 Norveç'li turist taşıyan geminin kaptanı gelir ve adam intihar ederse 200 Norveç'li turiste zarar geleceğini ve uluslararası bir skandal olacağını söyler ! Yani adamın intihar etmemesi için adam dışında herkesin kendince sebepleri vardır !

Adam, bir mimardır. Bunu öğrenen kaptan, iş adamı olan abisinden adam için bir iş ayarlar. İş görüşmesi esnasında iş adamının psikolog kardeşi adamı test eder ve işe alımını uygun görür ! Böylelikle adamın intihar etmemesine pişman olacağı süreç başlar !

Oyun özellikle yarısından sonra hareketleniyor ve özellikle finaliyle keyiflendiriyor. Finali anlatmak izlemeyenlere büyük haksızlık olacağı için susuyorum :))

Oyuncuların tek tek ve ekip olarak performansları muhteşem. Özellikle Serhat Mustafa Kılıç 4 farklı karaktere (hatta 5 diyebiliriz:)) bürünerek performansı ile şaşırtıyor.

Oyunun tanıtımında yer alan "Kurt, neden ot yemez ? " sorusuna ise finalde tokat gibi bir cevap geliyor !

Tavsiyemdir.
Not: Bu arada oyunun afişine bayıldım. Keşke bir yerlerden edinme imkanı olsaydı !

Kafes


Kişilerin ikiyüzlülüğü, cahilliği ve buna bağlı olarak kirlenen dünyadan kendini soyutlamak amacıyla bir kafese kapatan ve Çehov eserlerini okuyup onun gözünden hayatı ve insanı anlamaya çalışan, neredeyse tüm eserlerinin sayfa hatta satırlarını ezbere bilen genç Christiano'nun öyküsü...

Christiano, annesinin tüm ısrarlarına, kardeşinin ondan utanmasına ve abisinin (Pietro) kışkırtmalarına rağmen kafesinden çıkmaz...Ta ki yengesi "Chiara"nın ona ilgi göstermesi ve aralarında duygusal bir ilişki başlayıncaya kadar... Bu sürece kadar kafesinden çıkması için ona yalvaran annesi durumu farkettiğinde Christiano'nun kafesten çıkmaması için anahtarı saklar...

Devamı derin spoiler barındırdığı için burada kesiyorum :))

Oyun, özellikle finali ile tabir yerindeyse tüyleri diken diken etmekte. Oyuncular ise mükemmel. Mert Turak için söylenecek söz yok. Hikmet Körmükçü, az sözle mimiklerini, ifadesini birleştirip çok şey anlatıyor. Pietro rolunde Caner Candarlı çok iyiydi.

Özellikle ara ve finalde yer alan "Angel" için ise saygılarımı sunuyorum :)

" İnsan dediğin şey, hayvanların en alçağıdır !"


7 Şubat 2010 Pazar

Bakhalar

Şehir tiyatrolarında şu ana kadar izlediğim en farklı oyun. Sözlü diyalogtan çok müzik, dans/hareket ve oyunculuğun ön planda olduğu performans tiyatrosu diyebileceğim bir oyun. Keyifle izledim. Tüm tiyatro severler tarafından anlaşılmasını ve gerektiği ilgiyi görebilmesini dilerim.

" Ne pahasına olursa olsun hizmetindeyiz Dionisos'un. Aklı olan yalnız biziz, ötekiler aptal !"