21 Kasım 2010 Pazar

Agora - Marta Sofia

Gökyüzüne bakıp bu evrenin nasıl işlediğini sorgulamayan var mıdır ? Ya da milyonlarca yıldızın her gece kusursuzca yaptığı sessiz dansı çözmeye uğraşmayan ?

Kitap, Mısır’ın Roma İmparatorluğu egemenliğindeki günlerinde, İskenderiye’de geçmekte. Hıristiyanlığın, Paganizmi ve Yahudiliği alt etmek uğruna yarattığı yıkımı, şiddeti ve tüm bu olayların ekseninde İskenderiyeli Hypatia ve genç kölesi Davus’u anlatmakta.

Hypatia, İskenderiye Kütüphanesinin baş kütüphanecisi Theon’un kızı ve aynı zamanda burada eğitim veren bir filozof ve matematikçidir. Zekası ve çalışmaları ile olduğu kadar güzelliği ve etkileyiciliği ile de dillere destandır.

Kitapta geçen tüm olaylar Hypatia’nın kölesi Davus tarafından anlatılır. Davus, kendisine verilen eğitim ve Hypatia’nın derslerinde bulunduğu sürece duyduklarından çok etkilenir. Eğitimsiz bir köle olmak yerine Hypatia’nın öğrencileri gibi özgür biri olmayı arzulamaktadır. Hypatia’nın zekasına, bilgisine, güzelliğine tutku ile bağlıdır. Hiçbir zaman onunla köle-efendi ilişkisini aşamayacağını düşünse de bunu umut ve hayal etmekten vazgeçmez. Ancak İskenderiye’de meydana gelecek olan olaylar Davus’a özgürlüğü getirecek olsa da tutkuyla bağlandığı kadından uzaklaşmasına neden olacaktır.

Bazıları “bir kölenin öyküsü!” diye alaycı bir şekilde bağıracaktır. Gizli bir alayın samimiyetsiz sesiyle “gelecek nesiller için ne kadar ilgi çekici!” diyeceklerdir. Evet, uzun bir süre köle olarak yaşadığım doğruydu fakat kalbimle aklım özgürdü ve hayallerle doluydu. Şimdi diğerleri gibi özgür sayılan bir adamım ama anılarımın tutsağıyım ve mahkumiyetin en ağırını kalbimde barındırıyorum: Suçluluk. Belki benim olduğumdan daha da özgürdünüz. Belki sizin kalbiniz tüm mahkumiyetlerden özgürdür. Özgür geçen hayatımın tümünü İskenderiyeli filozof Hypatia’nın kölesi olarak yaşadıklarımın tek bir anına değişirim.

Davus’un kendi hayal dünyasının dışında, gerçek dünyada ise karışıklıklar başlamıştır. Hıristiyanlığı yaymaya çalışan inananlar, kendi çıkarlarını düşünen yönetim tarafından kışkırtılarak adeta bir savaş ortamının oluşmasına sebep olur. Hıristiyanlar yönetimden aldıkları destekle İskenderiye Kütüphanesini yerle bir eder. Yahudi ve Paganlar için iki seçenek vardır; Hıristıyanlığı kabul etmek ya da kaçmak. Bu ortamda felsefi inancından vazgeçmeyen, tüm dinlerin özgürlüğünü ve kardeşliğini savunan Hypatia, kendisine aşık eski öğrencisi yeni vali olan Orestes’in de desteğini alması nedeniyle Hıristiyanların hedefi haline gelir. Orestes, onun için ne kadar endişelense ve onu ne kadar korumak istese de çaresiz kalacağı günler uzak değildir.

Kitaptan aynı isimle uyarlanan ve yönetmenliğini çağımızın başarılı isimlerinden biri olan Alejandro Amenábar’ın yaptığı bir film bulunmakta. Agora’yı tamamen tesadüf eseri izleme fırsatı bulmuştum. Henüz kitabından haberim yoktu. Daha sonra D&Rda dolaşırken kitaba rastladım ve düşünmeden aldım. Bazı küçük farklılıklara rağmen film kitaba başarı ile uyarlanmış. Hypatia rolunde güzelliği ile göz dolduran Rachel Weisz, Davus rolunde Max Minghella ve Orestes rolunde Oscar Isaac oldukça başarılıydı. Anlatılan ne kadar bıçak sırtı bir konu olsa da olaylar tarafsız gözle anlatılmaya çalışılmış gibi görünüyor. (Elbette bunun tam tersini düşünenler de bulunmakta.) Ayrıca görüntüler ve müzik mükemmel.

Kitapta ve filmde yer alan bir sahneyi paylaşmak istiyorum. Kitabı okuduktan sonra filmi tekrar izlememi sağlayan ve daha çok etkilendiğim bir sahneydi.

Derin bir nefes aldım ve Hypatia’nın arkasından yaklaştım. Bugün bile saçının kokusunu hatırlayabiliyorum. Elimi kolunun üstüne koydum ve hüzünle, vücudunun titrediğini fark ettim. En azından korkusunu geçirebilir miydim ? Yavaşça yaklaşarak vücudumla çıplaklığını örttüm. Kolumla onu belinden kavradım ve ne kadar hızlı soluduğunu fark ettim. Sırtından tutarak ona yavaş yavaş sarılırken dehşetten soluk soluğa kalmıştı. Sonra, beni görebilmesi için vücudunu nazikçe çevirdim. Yüzümü onunkine yaklaştırdım ve sakinleşti. Gözlerinin içine sonsuz aşkla baktım ve o da hemen anlayarak kabul etti. Gözleri bana hazır olduğunu söylüyordu, sessiz... Bana sükunetle bakıyordu. Elimden geldiğince hafif bir şekilde yanağını okşadım ve yeniden arkasına geçtim, vücuduna iyice yaklaştım, kolumu boynuna doladım, başımı onunkiyle birleştirdim, tüm nefesimi toplayarak, iki parçaya bölünmek üzere olan ruhumla, yapacağım şeyin karşısındaki perişanlık içinde hıçkırmayı engelleyemedim. Onu daha önce sevmediğim kadar severek, ızdırabını hissederek, diğer kolumla burnunu ve ağzını kapattım. Hafifçe sıkmaya başladım ve şiddetini giderek arttırdım. Hypatia karşı koymadı ve böylece ona sarılırken kalbimin parçalandığını hissederek, onu yavaşça nefessiz bırakırken, aklıma onun hayat dolu olduğu anlar gelmeye başladı... Ağlama isteği beni ele geçirdi ama durmamam gerektiğini, tereddüt edemeyeceğimi biliyordum. Cesaret bulmak için tavanda bulunan daire şeklindeki açıklıktan gökyüzüne baktım ve gözyaşlarımın arkasından, dairenin şekli bir elipse dönüştü. Hypatia’nın bedeninden çıkan bir mutluluk sarmalı hissettim ve anladım... Yıldızlı bir gecede, gizlice okşayarak tenine dokunduğum geldi aklıma. O esnada, bir yandan teselli edilemez bir şekilde ağlayarak son nefesini bastırırken, giderek daha da sıktığım teni... Müzede yanıma oturup benimle konuştuğu gece, o kadar yakındı ki... O gün, lanet bir anda, canını alarak susturduğum sesi... Ellerimin arasından kaçıp gittiğini hissedince, ızdırap içinde ve can çekişerek, kalbim son atışıyla kırılana dek sıktım daha da sıktım.Onu bırakamadığım için sarılmaya devam ederek, ağlayarak, tüm aşkımı beraberinde götürmesini istedim. Fakat parabonilerin ayak seslerini duydum ve onu yere bıraktım. Nefes aldım, döndüm ve onlara şöyle dedim:

“Bayıldı.”


AJANDA Eylül sayısı yazımdan alıntıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder