22 Kasım 2010 Pazartesi

Acımak - Reşat Nuri Güntekin

Acımak, yazarın gizli kalmış, çok tanınmamış eserlerinden biri. Benim için en başarılı kitaplarındandır. Kısa anlatımına rağmen vermek istediği mesajı gayet vurucu bir şekilde okuyucuya iletir ve etki bırakır. Olaylara iki tarafın gözünden bakma gerekliliğini başarı ile anlatır. (Benzer anlatım tarzını Bir Kadın Düşmanı isimli kitabında da bulmak mümkün.)

Kitap, Zehra’nın muallim olduğu dönemden anlatıma başlar. Ancak anlatılan anılarla geçmişini öğreniriz. Zehra, küçüklüğünde uysal ve sevecen bir çocuktur. Ablası, annesi ve büyükannesi ılımlı, neşeli, sıcak insanlardır. Ancak babası işe yaramaz, devamlı sarhoş gezen, evde huzursuzluk çıkartan, serseri kılıklı biridir. Zamanı geldiğinde babası tarafından, yatılı okula yazdırılır. Babasının amacı kızını çok sevdiği annesinden ve büyükannesinden uzaklaştırmaktır. Ne kadar zor olsa da Zehra bu duruma katlanmayı başarır. Ancak okul bittiğinde gidecek kimsesi kalmadığı için Darülmuallimat sınavlarına yazılır ve kazanır. Okulda herkes onu çalışkan, haşin ve soğuk olarak tanımlamaktadır. Dost edinmek gibi bir çabası yoktur. Tüm gününü sadece kitapları ve dersleri ile geçirmektedir. Okulu bitirdiğinde İstanbul’da kalmak istemez ve Anadolu’da bir köye atanmasını sağlar.

Yaşadığı bu kasabada kimse geçmişini bilmez. İşinde ise o kadar başarılıdır ki muallime olduğu okul “Zehra Abla Mektebi” olarak anılır. Herkes onu emirlere, yasaklara kulak asmayan, doğruluktan şaşmayan, yalanın, haksızlığın, bütün ahlaksızlıkların ve zaafların baş düşmanı olarak tanır. Ancak tüm bu iyi huylarına karşın insani duyguların en önemlisi “acımak” onda yoktur.

İstanbul’dan aldığı bir telgrafa kadar hayatı düzen içindedir. Telgrafta babasının çok ağır hasta olduğu ve hemen İstanbul’a dönmesi gerektiği yazmaktadır. Zehra önce gitmemek için direnir ancak sorna kararını değiştirerek İstanbul’a gider. Ancak geç kalmıştır ! Gittiği gece misafir olarak kaldığı evde babasından kalan sandığı açar. İçinde eski birkaç eşyanın yanı sıra bir hatıra defteri bulur. Hatıra defterini okudukça, babasının nasıl idealist bir insan olduğunu, aslında ona ne kadar benzediğini ve yaşanılan şeylerin göründüğünden çok farklı olduğunu anlamaya başlar.

Zehra, babasının satırlarını okurken çıldıracak gibi oldu. “Bunlar benim fikirlerim” diyor, bir rüya içinde olmadığına inanmak için kağıda parmaklarıyla dokunuyordu. Sonra, aklına daha başka bir şey geldi: “Acaba vücudumla olduğu gibi ruhum ve fikirlerimle de bu adamın kızı mıyım” diye düşündü ve bir zaman okumasına ara verdi.

Sabaha kadar babasının notlarını okumaya devam eder. Gecenin sonunda hissettiği şey pişmanlıktan fazlasıdır...

Zehra, birkaç gün sonra Anadolu’daki mektebine döndü. Muallimin artık bir eksiği kalmamıştı acımayı öğrenmişti.

Kitapla ilgili Can Dündar’ın çok sevdiğim bir anısı vardır. Her okuduğumda duygulanmama sebep olur. Bu yazıyı da (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2469 ) okumanızı tavsiye ederim.


AJANDA Ekim sayısı yazımdan alıntıdır.

5 yorum:

  1. 8o lerin sonunda trt'de dizisini izlemiştim...
    Ediz Hun Ve Ayşegül Aldinç oynuyordu...
    kitabını okumamıştım..ama kitabıda okumalıyız tabii:))

    YanıtlaSil
  2. o zamanın en güzel eseri. iki defa okudum. tadına doyamadım. acımak duygusu bu kadar güzel anlatılır.

    YanıtlaSil
  3. Eda, ben diziyi hatırlamıyorum. Kitabı ise kesinlikle okumalıyız :)

    Gülay, aynı fikirdeyim. Yazarın diğer kitaplarının gölgesinde kalmış olsa da çok etkileyici bir kitap.

    YanıtlaSil
  4. bu kitap beni de çok etkilemişti
    önlük giymeden okula gelen bir çocuğu hırpaladığı bölüm vardı, okuyalı çoook oldu ama orası çok net aklımda kalmış

    YanıtlaSil
  5. Bence hatırlamak için tekrar okumak gerek :)

    YanıtlaSil