27 Nisan 2010 Salı

Profesyonel



İki kitabı yayımlanmış Teodor Teya ile yıllarca onu izlemiş bir gizli polisin hikayesi. Teya, 40. yaş gününde yayın evindeki odasında günlük sorunları ile boğuşurken sekreteri içeri girerek bir adamın onu görmek istediğini söyler. Gelen adam, görevi yıllarca onu izlemek olan ancak artık emekliye ayrılmış polis Luka Laban'dır. Elinde büyük bir bavul ve evrak çantası vardır. Hikayenin devamını öğrenebilmek için ise mutlaka oyunu izlemenizi tavsiye ederim. Oyundaki küçük detaylar, iki muhteşem oyuncu, hikaye, final, parantez araları yani kısacası herşey mükemmeldi. Daha şimdiden önümüzdeki sezon gelse de yeniden izlesem diye düşünüyorum !

" ...mektubunu sen getir, bana okursun."

25 Nisan 2010 Pazar

Yabana Doğru - Jon Krakauer

Chris, 23 yaşında iken, mezuniyet töreninden hemen sonra, hesabında bulunan 25000 doları bir kuruma bağışlayıp, cebindeki parayı yakarak ve arabasını da çölde bırakarak bir yolculuğa çıkar. Banliyöden başlayıp Alaska'ya kadar devam eden ve kendisini Alex Süperberduş olarak adlandırdığı bu sürecin anlatıldığı bir kitap, gerçek bir yaşam öyküsü "Yabana Doğru". Yazar Jon Krakauer'in Alex'e benzer bir yaşam sürmesi ve gençlik yıllarının da benzerlikler göstermesi nedeniyle onu gerçekten anlayabildiğini gösteren bir anlatımı var, oldukça başarılı.

Ancak bir okuyucu olarak ben Alex'i anlayıp anlayamadığımı anlamadım ! Kitabı okurken Alex'i anlamaya çalıştım, bazen kızdım, gözlerimin dolduğu da oldu ama finalde kararsızdım. Her insanın yaşamda karşılaştığı olaylar ve bu olaylara karşı hissettikleri, tepkileri farklıdır. Ama Alex'i yabana iten sebeplerden en etkili olanının anne babası ( özellikle babası ) ile yaşadığı sürtüşmelerin olduğuna inanmak istemiyorum.

Neyse yine kitaba dönelim. Yazar, kitapta yalnızca Alex'i değil biraz kendi yaşamından biraz da benzer insanların yaşamından olaylara yer vermiş. Bunun sebebi de muhtemelen Alex'i daha iyi anlamamız olmalı.

Gerçek bir yaşam öyküsü okumanın ve finalini bilmenin verdiği rahatlık ile kitapla filmi eş zamanlı okudum/izledim. Kitap tabi ki çok daha kapsamlı, filmi ise tek başına düşündüğümüzde gayet başarılı. Kitaptan uyarlama olarak eksik kalmış. ( Müzikler muhteşemdi.) Bu aralar dengem şaşmış durumda. İki lafı bir araya getirip kitapla ilgili düşüncelerimi toparlayamadım ama mutlaka okuyun derim.

"…birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaska’dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Aana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz, her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir.”

19 Nisan 2010 Pazartesi

Coriolanus


Shakespeare'in komutan Caius Marcius Coriolanus'u anlattığı ünlü tragedyasından uyarlanan bir oyun.

Caius Marcius, savaşta karşısına çıkan herkesi yenebilen, konsül olmak isteyen, kibirli, halkı aşağılayan, ancak halktan oy istemekte zorlanacak ve onlara savaş yaralarını gösteremeyecek kadar da gururlu bir kahramandır. Ayrıca Volsiyalılar ile yapılan savaşta gösterdiği başarı nedeniyle Coriolanus ünvanını alır. Bu başarısı sonrasında konsül olabilmek için halktan onay alır. Ancak Roma halkı kendilerini kışkırtan iki halk temsilcisine uyarak oylarından vazgeçer. Bu anlaşmazlığın sonucunda Coriolanus kentten kovulur.

Coriolanus, düşman kent Volsiya'ya gider ve birkaç kez karşı karşıya gelip yendiği komutan Aufidius'un karşısına çıkar. Aufidius, savaş meydanında aldığı yenilginin intikamı için sabreder ve Roma'yı alabilmek için Coriolanus'un yardımını kabul eder. Coriolanus'un düşman Aufidius ve ordusu ile Roma'ya yürüdüğünü haber alan Roma halkı ve konsülleri telaşa kapılır. Coriolanus'un babası gibi sevdiği Menenius'u elçi olarak ona gönderir. Ancak Coriolanus beklenmedik bir tepki ile misafirini kovar. Coriolanus, Roma halkına olan öfkesi nedeniyle tüm sevdiklerini geride bırakır ancak karısı, annesi ve oğlu geldiğinde artık dayanamaz ve barış için elinden geleni yapar. Artık Aufidius için intikam zamanıdır.

Bence başarılı bir oyundu. Hüseyin Köroğlu bu tür rollere inanılmaz yakışıyor. Kendisini her daim sahnede görebilmek dileğiyle :) Bir de oyundan çıktıktan sonra "ben bu halkı bir yerden tanıyorum" diye düşünüyorsunuz. Çok tanıdık geliyor...

"Roma'yı Romalılar yıkacak!.."

* * *

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk

Chuck Palahniuk'u çoğu okur gibi Dövüş Kulübü ile tanımıştım. Bu kitabını ise çok sevdiğim bir arkadaşım hediye etmişti bana. Kitaplığımda uzun süredir okunmayı bekliyordu. Bu duruma da artık bir "dur" demem gerekiyor. Okunacak kitaplar biriktikçe yeni kitap alıyorum. Takıntı gibi bir şey bu sanırım. Geçtiğimiz günlerde bir liste yaptım ve okunmayı bekleyen 66 tane kitabım olduğunu gördüm. Bunların en az yarısı okunmadan yeni kitap almak yok dedim ama bu sözü ne kadar tutabilirim bilmiyorum :)

Kitap, Creedish mezhebinin yaşayan son üyesi olması nedeniyle beklemediği anda tüm ülkenin ilgisini kazanan Tender'in hikayesini anlatıyor. Tender, yaklaşık 10 yıl boyunca psikolojik destek görmüş, 641. balığını besleyen, kendi halinde biriyken -basın ve devletin etkisiyle- bir anda ilgi odağı haline gelir. Artık her konuda onun adına başkaları karar verir. Ne yiyeceği, ne giyeceği, hangi ilaçları kullanacağı, kiminle ne zaman evleneceği, hangi kitapları yazdığı, hangi programlarda ne söylemesi gerektiği... Hiç birine kendisi karar veremez. Çünkü o artık bir mesihtir, Creedish mezhebinin kalan tek üyesidir. Tüketim ve pazarlama çılgınlığına ait düşüncelerin esprili bir dille anlatıldığı, mutlaka okunmalı diyebileceğim bir kitap.

Ayrıntı'dan...
Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama... Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri. Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor... Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı “dış dünya”nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis’e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır...Ve “intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.” Chuck Palahniuk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanının gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü’nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği.

17 Nisan 2010 Cumartesi

İklimler - Andre Maurois

İki ana bölümden oluşan, aşkın insanı nasıl değiştirdiğini anlatan, hüzünlü bir kitap.
İlk bölüm Philippe tarafından yazılan ve genellikle Odile ile ilgili düşüncelerden oluşuyor. Philippe, Odile'i ilk gördüğü andan itibaren etkilenir, onun çevresindeki kadınlardan çok farklı olduğunu düşünür ve aşık olur. Aşkına karşılık bulur ve evlenirler. Belirli bir süre herşey yolundadır. Ancak zamanla değişen düşünceler, kıskançlık, kaybetme korkusu, Philippe'in hissettiği "sadece benim olmalı" düşüncesi ve ailelerin de etkisiyle Odile, evlilikten sıkılmaya ve Philippe'i aldatmaya başlar. Philippe, durumun ne kadar farkında olursa olsun kendince bunu inkar etmeye ve Odile'i savunmaya çalışır. Ancak Odile boşanma isteğini dile getirir, boşanırlar ve Odile kendine sevgisini veren Philippe'den uzaklaşıp sevdiğini sandığı kişi ile yeni bir hayat kurmaya çalışır. Philippe ise Odile'siz hayata dayanamaz ve uzun süren bir hastalık dönemi geçirir. Bu dönemin sonunda ise Isabelle ile tanışır ve evlenir.

Kitabın ikinci bölümü Isabelle tarafından yazılanlardan oluşmakta. Bu ilişkide ise sanki roller değişmiş gibidir. Philippe bir süre sonra Odile gibi davranmaya ve Isabelle'yi aldatmaya başlar. Isabelle ise aynı Philippe-Odile ilişkisindeki Philippe gibi düşünmeye başlar.

Kitap ile ilgili ne düşündüğümü bilemedim. Sanırım bu aralar okumak isteyeceğim tarzda bir kitap değildi. Bu nedenle çok iç açıcı şeyler yazamıyorum. Ama kesinlikle okunmalı sadece zamanlamayı iyi ayarlamalı. Sanırım ben kendim için doğru olmayan bir zamanda okudum bu kitabı :)

15 Nisan 2010 Perşembe

Ali Poyrazoğlu ile Fark Yaratan Bankacılar Semineri

Dün akşam çalıştığım kurumun hazırladığı bir seminer vardı. Konuşmacı Ali Poyrazoğlu olunca seminere katılmak şart oldu tabi :) Çünkü 1 ay kadar önce kitapları ya da oyunları ile henüz tanışamadığımdan dert yanıyordum. Artık sesimi kim duyduysa ya da İmge'nin deyimiyle evrene nasıl bir enerji yaydıysam, çalıştığım yere kadar gelmesini sağlamış oldum :) Seminere gelince; ilk cümlesi itibariyle not almaya başladım ama ikinci cümleden sonra kalemi kağıdı bırakıp o an'ın keyfini çıkartmaya başladım. Çünkü kendisini hem dinleyip, hem anlayıp hem de not almak pek mümkün değildi! Aslında yazılacak çok şey var ama ben en çok etkileyenleri ya da aklımda kalanları paylaşmak isterim.

"Devlet ile Özel Sektör arasında tek fark vardır ; Devlet dairelerinde çalışana sürekli "aman bilgisayarın arkasından çıkma, orada kal, yaratıcı olma, bu şekilde emekli ol" denir. Özel sektörde ise tam tersi " çık o bilgisayarın arkasından, üret, yaratıcı ol, fark yarat" denir. "

"Yaşamda önemli olan cevaplar değil sorulardır."

"Birşey söylenene kadar söyleyene aittir. Söylendikten sonra ise dinleyene aittir. Artık anlattıklarım size ait siz de başkalarına anlatacaksınız" sözünden destek alarak seminerde en çok etkilendiğimiz hikayeyi de paylaşmak istiyorum ; Ali Poyrazoğlu'nun reklam sesi olduğu gsm operatörü için bir reklam yazarı alınacaktır. Gelen yaklaşık 2500 başvuru mektubunun içinden 20 kadar başvurunun seçilmesi planlanır. Tüm mektuplar tertipli, düzenli, pırıl pırıldır ancak bir tanesi buruşmuş, eski sarı zarflardan biridir. Tabi ki zarf dikkat çeker ve açılır. İçerisinde gazeteden kesilmiş harflerle yazılmış bir tehdit mektubu vardır ve şöyle yazmaktadır ; cellocanlarınızdan biri elimizde. Eğer Özlem'i işe almazsanız başına kötü şeyler gelebilir ! Kaçırılan cellocanın gazeteden kesilmiş bir fotoğrafı da mektupta yer almaktadır. İş alımı için bir araya gelen topluluğun hemen ilgisini çeker ve seçilen 20 mektuptan biri olur. Adaylardan ikinci aşama için derin cv istenir. Yine tüm cvler tertemiz A4 kağıtlarda, özenle yazılmış şekilde gelir. Bunların arasında mor kurdele ile bağlanmış bir tane beyaz kutu yer almaktadır. Üzerinde de bir post-it ile "bu Özlem'in cvsidir" yazmaktadır. Kutu merakla açılır tabi. Öncelikle bir kutu çikolata çıkar ve üstünde bulunan not kağıdında "bu okunmuş çikolatadır, bunu yiyen herşeye evet der" yazmaktadır. Tabi herkes şaşırır ve incelemeye devam ederler. Çikolatadan sonra madalyalar çıkar. Özlem'e ait yüzücülükle ilgili madalyalar. Herkes şaşırır, anlam veremez. Madalyalardan sonra ataçlar, raptiyeler, fermuarların olduğu bir kutu çıkar. Ardından cıvıl cıvıl, çiçekli bir mektup. İçerisinde yazanlar ise şunlardır ; Annemle babam boşandı. Bakkal amca bize veresiyeyi kesti, ev sahibimiz bizi evden çıkartacak çok açız lütfen annemi işe alın. İmza ; Özlem'in kızı. Artık merak iyice artmıştır. Herkes kim bu Özlem diye düşünürken kara kalem bir portre çıkar. Bu Özlem'in kendisidir. Cvleri inceleyen grup kutudan çıkanları düşünmeye ve anlamlandırmaya çalışır. Sonunda madalyaların Özlem'in ne kadar dayanıklı olabileceğini, çalışabileceğini anlattığına, ataçlar, raptiyeler ile ilgili kutunun detayları nasıl birleştirebileceğine dair sinyaller olduğuna karar verir ve Özlem'in yaratıcılığına hayran kalırlar. Özlem, planlanandan daha yüksek bir maaşla işe alınır. Bu arada kendisin eğitim aldığı alan reklamcılık değil ziraat mühendisliğidir.

Katıldığım en keyifli seminerlerden biriydi. Emeği geçenlerin yüreği dert görmesin.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Basit Bir Ev Kazası

Oyun, Songül isimli 15 yıllık evli bir kadının, hayata dair hayallerini, yaşadıklarını ya da yaşayamadıklarını anlatıyor. 15 yıldır hiç değişmeyen sakin kocasının kendisini aldatmasını ve buna doya doya ağlamayı isteyecek kadar da çaresiz bir kadın. Songül'ün hikayesi çok tanıdık. Neredeyse her gün karşılaştığımız türden bir hikaye. Ve Günay Karacaoğlu bu karakteri öyle güzel canlandırmış ki izlememek büyük haksızlık olur. Kendisine Yeditepe İstanbul'dan beri sempatimiz vardır. Ancak bu oyunla artık aileden biri gibi hissediyoruz :)

- Hayri !

Oyunun tanıtım yazısı ;

Eğer kocanız 15 yıldır kapıdan hep aynı şekilde giriyor, hep aynı yere çantasını bırakıp klozetin kapağını 15 yıldır açık bırakıp fermuarını koridorda çekiyorsa, hele birde evliliğinizi “Eh! Artık zamanıdır…“ diyerek yapmışsanız emin olun siz de ziyan ve zebil ( ! ) olmuş kadınlar kulubüne üyesiniz.

Aslında Songül, hepimiz kadar cesur aynı zamanda hepimiz kadar ürkek. O en az bizim kadar gerçekçiyken, Merzifon saat kulesinin dibinde romantik bir buluşma hayal edecek kadar da ayakları yerden kesik.Doğal olarak aşksız bir hayatı yaşanmış saymayan Songül, savrulduğu Brezilya dizilerinden, bizi yazmaya çalıştığı romanın kıyılarında dolaştırıp, kara mizah bir kahkaha tufanına götürüyor. Onun kendini aşma serüveni aslında yaşadığımız toplumun kendini aşma serüveninden de çok farklı değil.

Bu nedenle Songül hayatına bizim için komik bir pencere açarken, aşk romanında “Genç ve güzel kadın kırılan gururunu ve onurunu bir kenara bırakıp İspanya’dan Merzifon’a uzanan çileli dans hayatını düşündü.” Hayal ettiklerini hatırladı ve kendi kendine dedi ki. “Artık ben iyi ve muhteşem sevgililer hayal etmeyeceğim. Çünkü bu hayaller sonra hayalete dönüşüyor“ demeyi de ihmal etmiyor.

Bayrak

İzlediğim oyunlar içerisinde beni en çok etkileyenlerden biri. Mükemmel bir kurgusu var kesinlikle ters köşeye yatırıyor. Aynı zamanda çok başarılı ve inandırıcı oyunculuklar var. İzlerken tiyatroda olduğunuzu unutuyorsunuz. Konusunu anlatmak imkansız, izlemek gerek.

*** Canan Ergüder ile Ali Atay'ın kavga ettiği sahne ve sonrasındaki oyunculuk başarısını tarif etmek imkansız. Okan Yalabık ise yine çok başarılıydı. Kendisini Cumartesi günü "39 basamak"ta dün ise "Bayrak"ta izledim. İki oyunun konusu ne kadar farklıysa Okan o kadar başarılıydı. Birinde binbir çeşit komik halde iken diğerinde dışarıdan bakıldığında gayet sakin görünen birinin neler yapabileceğini gösteren o gerilimli havayı inanılmaz derecede gerçekçi yansıtmıştı.***

- ben ? ben yok muyum romanda ?

4 Nisan 2010 Pazar

39 Basamak

Richard Hannay, yaşadığı can sıkıntısından az da olsa kurtulabilmek umuduyla tiyatroya gider. Burada tanıştığı Anabella isimli kadının bir gizli ajan olduğunu ve çok gizli bir görev için İskoçya'ya ulaşması gerektiğini öğrenir. Ancak kadının peşinde olan iki adam buna izin vermeyecektir. Böylelikle kahramanımız Richard istemeden de olsa kendisini 39 basamak isimli gizli görevin içinde bulur. Ve kovalamaca başlar !

Çok hareketli ve keyifli bir oyun. Gerilimin komedi ile birleştirilmesinde komedi baskın çıkmış ve çok başarılı olmuş. Daha oyunun başlarında yer alan "meşhur londra sokak lambaları" altındaki iki adam halleriyle ne kadar keyifli bir oyun izleyeceğimizin sinyalini verdiler :) Sonrasında dekorların sahneye gelişi, yer değiştirmesi, Hitchcock ustaya yapılan saygı duruşu, filmlerine yapılan göndermeler, Richard ve Pamela'nın kaçış sahnesinde karşısına çıkan doğal engeller :) ve finalde kar yağışı sahnesi.Hepsi gerçekten çok başarılı ve keyifliydi. Oyuncuların enerjisine ve sahnede aldıkları keyfe özenmemek elde değildi.

" Yahu bu oyunun kadrosu dört kişi değil miydi ?"

" Doğru mu efenimmm ? Doğru efenimmmm"

" Bu ne ?
- Rüzgarda yuvarlanan dikenli çalı!"


* * *

Testosteron

Şarkıcı gelin ve ünlü biyolog damadın nikahı esnasında en önemli an gelmiştir. Damat "Evet" der ancak gelin " hayır, gönlüm başkasında" diyerek aslında olayla hiç ilgisi olmayan, orada görev amacıyla bulunan bir gazeteciyi gösterir. Tabi biz bu detayları aslında nikah sonrası eğlenmek için kapatılan ancak şimdi farklı bir amaçla bir araya gelinen barda erkeklerin kapışması esnasında öğreniriz.

Öncelikle Tarantino'nun kült film mertebesine ulaşan filmlerinden Rezervuar Köpekleri'nin bir sahnesini izlemeye başlıyoruz. Ardından barın garsonunun bir çatal ile mücadelesi. (Açıkcası garsonla çatal arasında yaşanan kavgayı daha doğrusu oyuna katkısını çok anlamadım diyebilirim. Karşısındakine bir çatal değil de sevgilisiymiş gibi davranıyordu ve ilişkilere bakış açısını, tavrını özetliyor gibiydi bu kadarına tamam ama çok uzatılmamış mıydı?) Ancak aniden bir kargaşa başlıyor ve içeri kavga eden birkaç erkek yani beklenen düğün kafilesi giriyor :) Ve oyun bundan sonra başlıyor...

Oyun eğlenceli, konu hepimizin dertli olduğu bir konu, oyunculuklar başarılı (Hepsi çok çok iyiydi ama Onur Ünsal daha bir dikkat çekiciydi sanırım.) yani aradığınız herşeyi fazlasıyla bulabileceğiniz keyifli bir oyun.

2 Nisan 2010 Cuma

Günün Notları

* * *
İşyeri beni bu aralar o kadar yordu ki dayanamayıp yıllık izin aldım, önümüzdeki 9 gün boyunca sadece ve sadece kendime zaman ayırmak, bol bol uyumak, en az 15 film izlemek, en az 5 kitap okumak ve en az 5 oyun izlemek istiyorum...
* * *
Bu aralar Demir Demirkan'dan Aşktan Öte şarkısını dinliyorum. Tavsiye ederim.
* * *
Yaklaşık 1,5 aydır tiyatroya gidememenin eksikliğini -fazlasıyla- hissediyorum. Bu ay için (tiyatro festivali hariç) 11 oyuna bilet aldım, sabırsızlıkla 1,5 ayın acısını çıkartmayı bekliyorum :)
* * *
Sanki boş zamanım varmış gibi 2 aylık bir kursa yazıldım; Psikodrama. Bu hafta başlıyor, bakalım nasıl geçecek ?
* * *
The Cranberries için biletimi aldım. Sırada Gotan Project, Massive Attack ve Yann Tiersen var. Yaz gelsin artıkkk :)
* * *
Bilet deyince aklıma geldi tekrar söyleyeyim istedim ; Biletix'in müşterilerine yaklaşımı, sunduğu hizmet ! ve bu hizmete karşılık ödemek zorunda bırakıldığımız hizmet bedelinden ! nefret ediyorum.
* * *
Mavi Jeans'e uğramak ve İstanbul temalı t-shirtlerinden almak istiyorum ( özellikle kırmızı ).
* * *
Daha çok yazmak istiyorum ama mola bitti çalışmaya devam :)
* * *

1 Nisan 2010 Perşembe

Ödül

Blog dünyasında bana ilk mim'i gönderen Sevgili Sinem ( Sanat Notları ) ilk blog ödülümü de göndermiş. Kendisine çok çok teşekkür ederim.

Ödülü haketmek için yapılması gerekenler ise şunlarmış ;
* Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
* Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
* Ödülün logosunu yayınlayın.
* 7 yaratıcı blogger ödüllendirin.
* 7 blogun linkini yayınlayın.
* Ödüllendirdiklerinizi haberdar edin.
* Kendiniz ile ilgili 7 ilginç şey yazın.


Eğer kabul ederlerse bu ödülü ; Zeynep, Ceyda, İmge, Eda, Noni, Komançi ve Saadet'e göndermekten mutluluk duyarım :)


İşin en zor kısmı 7. madde :) İlginçlik "kime göre neye göre" ( bkz: ekşi sözlük) bir kavram olduğu ve aklıma ilk gelenleri yazmaya çalışacağım için herkese ilginç gelmeyebilir. Şimdiden uyarayım :)

1 - Çok sabırlıyım. Hatta gerekenden fazla derecede sabırlıyım. Karşımdaki insanları hasta edecek kadar sabırlıyım :)

2 - Dengesizim. Evet evet bildiğin dengesiz :) Sürekli değişiklik gösteren bir hal içerisindeyimdir :) Mutluyumdur ama 30 saniye sonra sebepsiz hüzünlenir, surat asarım.

3 - Şakalardan nefret ederim. Başkasına yapmam, bana yapılmasına ( elimden geldiğince ) izin vermem, hatta gözümün önünde başkasına yapılmasına bile sinir olurum. Özellikle de -umut verici / hayal kırıklığı yaratan - şakalardan nefret ederim. Yani bugun benim için pek hoş bir gün değil :)

4 - Duygularımı yazıyla ifade etmekte çok zorlanırım. (Hatta bu durumu biraz olsun aşabilme umudu ile blog açtığımı söyleyebilirim.)

5 - Arşiv yapmaya bayılırım. Kitaplarım, filmlerim, kitap ayraçlarım, fotoğraflarım, gittiğim konserlerin ya da izlediğim oyunların biletleri, Kinder Sürpriz Yumurtadan çıkan oyuncaklarım vs...

6 - Küpe takmayı çok severim. ( Bu ilginç bir özellik değil biliyorum :)) Her gittiğim yerden küpe almak gibi bir takıntım vardır. Gittiğim gezdiğim yerlerde önce küpe satan bir yer arar ve bulurum :)

7 - Tiyatroda bir oyun izlerken çok heyecanlanırım. Sanki sahnede ben varmışım gibi :) Oyunculardan biri repliğini unuttuğunda sanki ben unutmuşum gibi utanır, kızarırım :) Belki de bu yüzden sahnede alkışlanan değil alkışlayan durumundayım :)

* * *