31 Aralık 2010 Cuma

Günaydın Hüzün - Françoise Sagan

Uzun zaman önce izlediğim bir filmden çok etkilenmiştim, Bonjour Tristesse. Filmin kendisi kadar etkili bir ismi vardı. Sonradan öğrendim kitaptan uyarlama olduğunu. Zaten filme uyarlanan kitapları okumak benim için büyük bir merak ve keyifken bu kitabı bulmak gerekiyordu. Ama bulamadım. Aradan kim bilir kaç yıl geçti, bir gün Sinem'le laflarken konu Sagan'a geldi. Yazarın hayatı ile ilgili bir film izlediğinden bahsediyordu. Aynı yazara ait bir kitabın uyarlaması olan Bonjour Tristesse'yi izlediğimi ve kitabını bulamadığımı anlattım. Aradan belki bir hafta geçmedi, bir paket aldım. Paketi açtığımda hissettiklerimi anlatmam imkansız. Sinem, bir sahafta o kitabı ve yazara ait başka bir kitabı bulmuş ve hediye etmişti. Bunun üzerine kitabı hemen okumak şart oldu bana.

Kitabımızın anlatıcısı Cecile, babası ile birlikte Paris’te yaşayan 17 yaşında bir genç kız. Babası (Raymond) ile tıpkı iki arkadaş gibi bir yakınlıkları vardır. Raymond hızlı yaşamayı seven biri. Neredeyse çamaşır değiştirir gibi sevgili değiştirmekte. 40 yaşlarında olmasına rağmen genellikle kendinden yaşça küçük ama güzel kadınlarla birlikteliği seven biri. Raymond, Cecile ve babasının sevgilisi Elsa yaz tatili için birkaç haftallığına Paris'ten uzaklaşıp Riviera’ya giderken henüz nelerle karşılaşacaklarını bilmemektedir. Kader, hangimize önceden haber veriyor ki ?

Cecile, yazın, güneşin, denizin ve en önemlisi yaşının getirdiği o sorumsuz ruh halinin tadını çıkarırken karşısına Cyril çıkar. Onunla karşılaşana kadar Cecile için aşk sadece kaçamak buluşmalar ve bıkkınlıklardan oluşmakta iken tüm ezberi bozulmuştur.

Riviera’daki mutlu günler devam ederken yazlığa aile dostları olan Anne gelir. Anne, otoriter, akıllı, planlı ve gururlu bir kadındır. Basit eğlencelerden hoşlanmamakta ve hoşlanan insanları küçümsemektedir. Cecile ve babasının da hayatını düzene koyması gerektiğini düşünmektedir. Cecile’in sınıf tekrarlayacak olduğunu öğrendiğinde onun üzerinde de otorite kurmaya çalışır. Yaz tatilinin keyiflerini ve Cyril ile arkadaşlığını yasaklayarak sürekli ders çalışması için zorlar. Ancak bu davranışı ile sadece Cecile’in nefretini kazanır. Önceleri çocuksu bir küslükten ibaret olan bu nefret büyük bir çekişmeye dönüşür ve Cecile’in yaptığı bir planla hepsinin hayatı değişir.

Kitap, 1958 yılında ünlü yönetmen Otto Preminger tarafından filme uyarlanır. Cecile karakteri, Jean Seberg tarafından canlandırılır. Diğer ünlü oyuncuların yanında, büründüğü karakterin zorluğuna rağmen sırıtmayan, başarılı bir oyunculuk sergiler ve bu rolü ile Goddard’ın dikkatini çekerek A Bout De Souffle’da oynar ve akıllara kazınır. Film, uyarlamaların çoğunda olduğu gibi kitabın yoğunluğunu yansıtamamış olsa da hem oyuncuları hem de yönetmeni için izlenebilir. Ancak önce mutlaka kitabı okumalı.

Günaydın Hüzün, okuduktan sonra buruk bir tat bırakan, hiç aklınızda yokken, ansızın aklınıza düşen, içinizi acıtan, aslında kitaplarda, filmlerde defalarca gördüğümüz, okuduğumuz olaylardan ibaret ama yine de iz bırakan bir kitap.


AJANDA Aralık sayısı yazımdan alıntıdır.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Miracle on 34th Street



Noel günü şehirde bir tören vardır. 34. cadde özellikle Noel Baba'yı görmek isteyen çocuklarla dolup taşmıştır. Ancak temsili noel baba ayakta duramayacak kadar sarhoştur. Aynı esnada orada bulunan (ve gerçek Noel Baba olduğunu iddia eden) Kris Kringle durumu farkeder ve gösterinin sorumlusu olan Bayan Walker ile konuşur. Walker, Noel Baba'nın gerçek olduğuna inanmayan biridir. Karşısındaki adamın bir kaçık olduğunu düşünse de yaşadığı sıkıntıdan kurtulmak için Noel Baba'yı gösteri için ikna eder.

Kris özellikle çocuklar tarafından çok sevilir. Bu durumu farkeden Walker ve patronu oyuncak dükkanları için Kris'i işe alırlar. Ancak aynı firmada çalışan doktor bu durumdan hiç hoşnut olmaz ve Kris'i sahtekarlıkla suçlar.

Noel Baba, hapse girmemek için gerçek olduğunu kanıtlamak zorundadır !

Valentine Davies'ın hikayesinden uyarlanan ve yönetmenliğini George Seaton'un yaptığı bu filmi keyifle izleyin.

19 Aralık 2010 Pazar

Micmacs à tire-larigot


Micmacs, bayılarak izlediğimiz Amelie'nin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet'in 2009 yapımı filmi. Amelie'den aşina olduğumuz birçok oyuncu bu filmde de var. Yönetmen, masal anlatmayı çok seven bir bir çocuk taşıyor içinde, bu kesin. Belli ki hala ondan kopmamış. İyi ki kopmamış.

Micmacs, Bazil'in ve onun keyifli intikam planının hikayesi. Bazil, zamansız patlayan bir mayın nedeniyle babasız ve annesiz yetişen bir çocuktur. 30lu yaşlarında iken çalıştığı video dükkanında bir kaza kurşununun başına saplanması şansızlığını da sahip olur. Bu olaydan sonra hem işsiz hem de evsiz kalır. Sokaklarda yaşamaya başlar. Bir gün onun gibi evsiz kalmış bir grupla tanışır. Bu gruptaki herkes sokaklarda buldukları eşyaları tekrar çalışır hale getiren, hepsinin ayrı bir yetenek sahibi olduğu, hem sıcak hem de eğlenceli insanlardır. Bazil de bu insanlardan biri olur.

Bazil için hem babasız kalmanın hem de başında taşımak zorunda kaldığı kurşunun intikamını alma zamanı gelmiştir. Arkadaşlarının da yardımıyla planlar yapar ve uygulamaya başlarlar.

Hiçbir intikam bu kadar eğlenceli, keyifli ve anlamlı olmamıştır sanırım. Filmin konusu, oyuncuları, renkleri muhteşemdi. Şiddetle tavsiye ederim :=)

13 Aralık 2010 Pazartesi

Günün Notları

- Uzun süredir dır dır etmemişim, biraz içimi dökeyim. Baştan uyarıyorum pek iç açıcı bir yazı olmayacak.

- Sezon yarılandı neredeyse ama ben hala tiyatro sezonunu açamadım ! Neden ? Çünkü haftanın altı günü vardiyalı çalışıyorum. Kalan bir günde de balkona çıkmaya bile halim olmuyor.

- Şu aralar tek eğlencem diziler. House 7.sezona yetiştim yeni bölümü bekliyorum. Dexter, mükemmel gidiyor. Bir de Lie To Me'ye başladım. 2. sezonun ortasındayım. Bu aralar çok ismini duyduğum Boardwalk Empire ve Sherlock'u izlemeyi düşünüyorum.

- İdefix'in roman alıntı yarışmasına her akşam cevap gönderiyorum ama bir türlü kazanamadım. Ben 21:03te cevapladıysam kazananın 21:02 küsürde, ben 21:02de cevapladıysam kazananın 21:01 küsürde cevaplamış olduğunu görüyorum. Sinir oluyorum şansıma... Zaten oynadığım iddaa kuponunu da tuttuğum takım yatırdı. (bkz: Fenerbahçe)

- Ajanda'nın yeni sayısı için hala tanıtacağım kitapları seçmedim. Geç kalacağım bu gidişle. ( Bu kısmı Sinem'in okumamasını diliyorum :))

- 1 Ocak 2011'e yani kitap alma yasağımın kalkmasına az kaldı, sabır...

- Alınacak kitaplar listemi 400 küsürlerden 190 taneye indirdim. Kendimce en önemlilerini seçerek tabi. Kitapyurdunda hepsini listeledim, sepetin toplam tl karşılığına bakamıyorum :)

- Bugün ilk yılbaşı hediyemi aldım. Düşünceli arkadaşım Deniz sağolsun, çok mutlu oldum :)

- Mektup ve kart göndermeyi de almayı da çok severim. Yılbaşı için yine Unicef'ten bir sürü kart aldım, listemi hazırladım. Geriye sadece postaneye gitmek kaldı.

- Kar yağmaya başladı, keyifliyim.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Sevmek Zamanı



1965 yapımı, zamanında sinemalarda gösterim imkanı dahi bulamamış bir film; Ada ve İstanbul’da geçen hüzünlü bir hikaye Sevmek Zamanı. Başrollerinde Halil, Meral ve yağmur var.

Halil, boyacılık yapan biri. Ustasıyla birlikte , adada boyadıkları bir köşkün duvarında rastladığı kadın fotoğrafına anlaşılmaz bir tutkuyla bağlanır. Köşkte kimsenin olmamasının da etkisiyle her gün köşke gider ve fotoğrafı izler. Bir gün yine gizlice köşke girip, müzik eşliğinde fotoğrafı izlerken fotoğrafın sahibi Meral, arkadaşları ile köşke gelir. Müzik sesini duyan Meral biraz da korku ile evde kimin olduğunu öğrenmek için sessizce üst kata çıkar ve Halil’i kendisine ait fotoğrafı izlerken bulur. Fotoğrafta izlediği kadının yanında durduğunu gören Halil neye uğradığını şaşırır. Panik içerisinde hırsız olmadığını anlatmaya çalışır ancak neden orada olduğunu anlatması kolay olmayacaktır. (Halil’in yağmurdan sırılsıklam olmuş kıyafetleri ile müzik eşliğinde fotoğrafı izlerken, Meral’in dışarıda yağmur sesi eşliğinde fotoğrafını izleyen Halil’i izlediği sahne bence muhteşemdir. )

İlerleyen günlerde Halil’den etkilenen Meral duygularının karşılıklı olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak Halil buna inanmak istemez.

Meral : Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır.

Halil : Hayır, sana ait bir mesele değil bu. Resminle benim aramdaki durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım.

Meral : İyi ama aşık olduğun resim, benim resmim. İşte ben de buradayım. Söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

Halil : Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. Ben resmine değil de sana aşık olsam ne olacaktı ? Belki de alay edecektin benimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak.

Meral : Ben de sana bakmak istiyorum.

Halil : Hayır, benimle resmin arasına girme, istemiyorum seni. Ben senin yalnız resmine aşığım.


Halil’in söyledikleri sonrasında Meral duvardaki fotoğrafı alır ve ona götürür. Ardından Halil’e bir mektup bırakıp İstanbul’a döner. Halil, aradan geçen aylar sonrasında Meral’i kırmış olmanın getirdiği vicdan azabı ve ustasının ısrarlarına dayanamayıp Meral’i görmeye gider.

Filmin devamında kızın zengin babası, züppe bir erkek arkadaş karşımıza çıktığında konunun sıradanlaştığını, yer yer diyalogların tıkanıp kaldığını ve gereksiz birkaç sahnenin yer aldığını kabul etmek gerek. Ancak hiçbiri filmden alınacak keyfi engellemiyor. Özellikle işlediği konu ve fotoğraf tadındaki görüntüleri kesinlikle izlenmeli.


AJANDA Kasım sayısı yazımdan alıntıdır.

26 Kasım 2010 Cuma

Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak, Alaycı Kuş - Suzanne Collins



" Açlık Oyunları'nın çok basit bir kuralı vardı : Her mıntıka ayaklanmalarına karşı bir ceza olarak, haraç olarak adlandırılan, birer kız ve erkek evladını vermek zorundaydı."

Açlık Oyunları... Capitol denilen bir kentteyiz. ( kitapta Kuzey Amerika dolaylarında olduğu yazılmış ) Kente bağlı 12 tane mıntıka yer almakta. Aslında 13 olan mıntıka sayısı 13. mıntıka bombalandığı ve yok olduğu için 12ye düşmüş. Mevcut her mıntıkanın farklı bir iş gücü alanı var. Örneğin 11. mıntıka tarım ile 12. mıntıka ise kömür madenleri ile biliniyor. Ancak bu iş gücü onların yaşamını kolaylaştırmamakta. Özellikle mıntıkalardaki halk Capitol kent merkezi zenginlerinin aksine inanılmaz fakir durumda ve açlıkla savaşıyor.

Mıntıkalar elektrikli tellerle çevrilmiş durumda. Yani burayı beğenmemek ve terketmek gibi bir lüksünüz yok. Aslında bırakın terketmeyi yönetim ile ilgili kötü bir laf söyleme lüksü dahi yok. İnsanlar aç kalmamak için çırpınırken düşüncelerini de kendine saklamak zorunda.

Capitol, geçmiş mıntıka ayaklanmaları ve bir anlamda da olabilecekleri önceden engellemek ve en önemlisi gücünü her defasında hatırlatmak için yılda bir kez Açlık Oyunları'nı düzenlemekte. Bu oyunlara her mıntıkadan yaşı 12-18 arasında olan bir erkek bir de kız "haraç" kura ile seçilerek toplamda 24 yarışmacı bazı eğitim ve hazırlık döneminden sonra, tüm Capitol halkının televizyondan izlemesi zorunlu olarak canlı yayında hayatta kalma mücadelesi veriyor.

24 haraç bir araya getirilerek, tüm şartları önceden hazırlanmış bir arenaya bırakılıyor. Arenadaki doğa olayları dahil tüm kontrol Capitol yönetiminin elinde. Capitol şovu daha eğlenceli ! ve izlenir hale getirmek için dereyi kurutma ya da durmaksızın fırtına ve yağmur oluşturma gibi yapay müdahaleler yapıyor.

12.mıntıka daha önce sadece bir galip çıkartmış olmasının da etkisiyle genelde etkisiz durumda. 74.Açlık Oyunları'nda haraçları Katniss ve Peeta için stilistleri tarafından hazırlanan kostümler, açıklamalar ve mülakatlarda aldıkları puanlar sayesinde dikkat çekmeyi başarıyor. Ancak arenada bunların ne kadar etkili olacağı şüpheli.

Serinin ikinci kitabında ise, Açlık Oyunları sonlanmış, 12. mıntıkanın galipleri Peeta ve Katniss evlerine, ailelerine dönmüştür. Ancak oyunun finalinde Capitol'ün karar değişikliğine öfkelenen ve zehirli meyveleri birlikte yemeye kalkan sözde aşıklar bilerek ya da bilmeyerek Capitol'e isyan etmiş ve bu hareketleri ile yaktıkları kıvılcım Capitol'un zulmünden bıkmış ve isyana hazır olan mıntıklara yayılmaktadır. Capitol ve başkan kendisiyle dalga geçildiğini düşünmekte ve bu olaylardan Katniss'i sorumlu tutmaktadır. Zafer Turu öncesinde, başkan Katniss'e insanları mutlu aşık rolüne inandırması ve bastırılmakta güçlük çekilen isyan dalgasını önlemesi için üstü kapalı tehditler savurur.

Ancak tüm çabalara rağmen insanlar bir kez kıvılcımı yakalamıştır. Bazı mıntıkalarda isyan başlamış ancak gizlenmeye çalışılmaktadır. Zafer Turu sırasında oynanan roller insanları kandırmak için yeterli gelmemiştir.

Bu esnada Capitol, 75. Açlık Oyunları yani Çeyrek Asır Oyunlarında yarışmacıların eski galiplerden seçileceğini açıklar. Capitol, Katniss ve Peeta’dan intikam almak istemektedir…

"Yetmiş beşinci yıl dönümünde, asilere, içlerinden en güçlü olanların bile Capitol'ü alt edemeyeceklerini hatırlatmak için, erkek ve dişi haraçlar, mevcut galipler havuzundan seçilecek."

Serinin üçüncü kitabı Alaycı Kuş ise bir anlamda olayların yön değiştirdiği, çözüldüğü kitap. Çeyrek Asır Oyunlarında Katniss’in tek amacı Peeta’nın eve dönmesini sağlamaktır. Ancak Peeta ise tam tersi için çaba gösterir. Fakat ikisinin dışında planı olan birileri daha vardır... Çeyrek Asır Oyunlarında yaşananlardan sonra 12.mıntıka Capitol tarafından bombalanmış, yok edilmiştir. 12.mıntıkadan kurtulmayı başaranlar 13. mıntıkaya sığınmıştır. 12. mıntıkanın yok olması, isyanların artması ve Peeta'nın esir düşmesi ile birlikte Katniss, Alaycı Kuş olmayı kabul eder. 13.mıntıka diğer mıntıkaları da kendi tarafına çekip isyanı birleştirmek ve Capitol’u yerle bir etmek istemektedir. İsyan arttıkça şiddet artar.


AJANDA Kasım sayısı yazımdan alıntıdır.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon



Hayallarine sahip çık ! Onlara ne zaman ihtiyaç duyacağını bilemezsin.

Daniel, annesini küçük yaşta kaybetmiş, mütevazi bir kitabevinin sahibi olan babası ile yaşayan bir çocuktur. Annesine dair tek anısı sadece onu kaybettiği gün aralıksız yağan yağmurdan ibarettir. Yüzünü dahi anımsayamamaktadır.

10 yaşında iken babası onu “Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı” ismi verilen kütüphane ile tanıştırır. Burayı ilk kez gören birinin yaşamakta olduğu ayrıcalık sayesinde bir kitap seçer. Bu kitap Julian Carax isimli yazarın “Rüzgarın Gölgesi” isimli kitabıdır.

Daniel, kitabın ilk birkaç satırını okumak amacıyla kapağını açtığında aslında tüm hayatını yönlendirecek bir olaylar zincirini –farkında olmadan- başlatmış olur. Sabahın ilk ışıklarına kadar kitabı okumayı sürdürür. Kitap Daniel’i adeta büyülemiştir. Bu büyünün de etkisiyle yazarın hayatını araştırmaya karar verir. Ancak ilk aşamada yazarla ilgili ulaşabildiği tek bilgi yazarın başarısız bir yazarlık dönemi geçirdikten sonra ortadan kaybolduğu ve kitaplarının bir koleksiyoner tarafından tek tek bulunarak yakıldığı yönündedir. Daniel’in elindeki kitap yazara ait sağlam kalabilen tek kitaptır. Daniel araştırmaya devam ettikçe geçmişe ait birçok isim ve tesadüf karşısına çıkar. Kitabı araştırırken aynı zamanda hem kitabı hem de kendini koruma zorunluluğu ile karşı karşıya kalır. Çünkü geçmiş gizemlerle doludur ve bu gizemlerin açığa çıkması kimseyi memnun etmeyecektir.

Daniel, ilk aşkının acısını yaşadığı günlerde tanıştığı bir sokak serserisi olan Fermin Romero de Torres’in de yardımıyla önce hikayeye ait parçaları bulur ve sonra tek tek yerleştirerek tüm hikayeyi ortaya çıkarır.

Kitap hem Daniel’in hem de Julian Carax’ın ilk aşklarını, acılarını, dostluklarını, heyecanlarını, hayal kırıklıklarını anlatırken aynı zamanda ince detaylar ve tesadüflerle bu iki insanın yolunun kesişmesini de sağlıyor.

Kurgu ve detaylar gerçekten çok başarılı. Daha fazla detay için kitabı okumanızı tavsiye ediyorum... Ancak Daniel’in kitapların gizemli dünyası ile ilk tanışmasını anlatan paragraf çok etkileyici olduğu için buradan paylaşmak istedim.

"Burası gizemli bir yer Daniel, bir mabet. Burada gördüğün her kitabın, her cildin bir ruhu var. Onu yazanın, okuyanların, onunla yaşayıp onu düşleyenlerin ruhu. Bir kitap sürekli el değiştirir, birileri gözleriyle sayfalarını tarar, kitabın ruhu gelişir ve güçlenir. Uzun yıllar önce, babam beni buraya ilk kez getirdiğinde burası yine eski bir yerdi. Belki de şehrin kendisi kadar eski. Buranın ne kadar zamandır var olduğunu ve kim tarafından kurulduğunu kimse tam olarak bilmiyor. Bu yüzden sana babamın anlattıklarını anlatacağım. Bir kütüphane yok olduğu ya da bir kitabevi kapandığında unutulmaya terk edilen bir kitap olursa, burayı bilen bizler, yani buranın bekçileri o kitabın buraya getirilmesinden sorumluyuz. Zamanın içinde kaybolmuş, uzun süre kimselerin anımsamadığı kitaplar burada yeni bir okurun elleriyle buluşacağı günü bekleyerek sonsuza dek yaşar. Biz onları dükkanlarda alıp satsak da, gerçekte kitapların sahibi yoktur. Burada gördüğün her kitap bir zamanlar birilerinin en iyi dostuymuş. Şimdi yalnızca biz varız, Daniel. Böylesi bir sırrı saklayabileceğini düşünüyor musun ?

Geleneğe göre, burayı ilk kez ziyaret eden kişinin istediği herhangi bir kitabı seçip sahiplenmesi, yok olmasına asla izin vermemesi gerekiyor; böylelikle o kitap her zaman yaşayacak. Bu çok önemli bir sorumluluk. Bir ömür boyu. Bugün sıra sende.”


Rüzgarın Gölgesi, basıldığı ülke olan İspanya’da uzun süre liste başı olan ve İngiltere’de yabancı dilden çevrilen kitaplar arasında en çok satanlar içinde yer alan bir kitap. Ancak maalesef ülkemizde pek duyulmamış ve yalnızca 3 basım yapabilmiş durumda. Ülkemize Altın Kitaplar tarafından yayınlanan kapak tasarımı çok başarılı. Hatta kitabın içerisinde kapak resminin olduğu bir kitap ayracı çıkınca çok mutlu oldum. Yanılmıyorsam İspanya’da çıkan tasarımı ile aynı. Ancak google ile yaptığım görsel araştırmasında bulduğum kapaklar da çok hoşuma gittiği için sizinle paylaşıyorum. Kitabın içeriğine çok uygun tasarımlar olmuş.

AJANDA Ekim sayısı yazımdan alıntıdır.

Acımak - Reşat Nuri Güntekin

Acımak, yazarın gizli kalmış, çok tanınmamış eserlerinden biri. Benim için en başarılı kitaplarındandır. Kısa anlatımına rağmen vermek istediği mesajı gayet vurucu bir şekilde okuyucuya iletir ve etki bırakır. Olaylara iki tarafın gözünden bakma gerekliliğini başarı ile anlatır. (Benzer anlatım tarzını Bir Kadın Düşmanı isimli kitabında da bulmak mümkün.)

Kitap, Zehra’nın muallim olduğu dönemden anlatıma başlar. Ancak anlatılan anılarla geçmişini öğreniriz. Zehra, küçüklüğünde uysal ve sevecen bir çocuktur. Ablası, annesi ve büyükannesi ılımlı, neşeli, sıcak insanlardır. Ancak babası işe yaramaz, devamlı sarhoş gezen, evde huzursuzluk çıkartan, serseri kılıklı biridir. Zamanı geldiğinde babası tarafından, yatılı okula yazdırılır. Babasının amacı kızını çok sevdiği annesinden ve büyükannesinden uzaklaştırmaktır. Ne kadar zor olsa da Zehra bu duruma katlanmayı başarır. Ancak okul bittiğinde gidecek kimsesi kalmadığı için Darülmuallimat sınavlarına yazılır ve kazanır. Okulda herkes onu çalışkan, haşin ve soğuk olarak tanımlamaktadır. Dost edinmek gibi bir çabası yoktur. Tüm gününü sadece kitapları ve dersleri ile geçirmektedir. Okulu bitirdiğinde İstanbul’da kalmak istemez ve Anadolu’da bir köye atanmasını sağlar.

Yaşadığı bu kasabada kimse geçmişini bilmez. İşinde ise o kadar başarılıdır ki muallime olduğu okul “Zehra Abla Mektebi” olarak anılır. Herkes onu emirlere, yasaklara kulak asmayan, doğruluktan şaşmayan, yalanın, haksızlığın, bütün ahlaksızlıkların ve zaafların baş düşmanı olarak tanır. Ancak tüm bu iyi huylarına karşın insani duyguların en önemlisi “acımak” onda yoktur.

İstanbul’dan aldığı bir telgrafa kadar hayatı düzen içindedir. Telgrafta babasının çok ağır hasta olduğu ve hemen İstanbul’a dönmesi gerektiği yazmaktadır. Zehra önce gitmemek için direnir ancak sorna kararını değiştirerek İstanbul’a gider. Ancak geç kalmıştır ! Gittiği gece misafir olarak kaldığı evde babasından kalan sandığı açar. İçinde eski birkaç eşyanın yanı sıra bir hatıra defteri bulur. Hatıra defterini okudukça, babasının nasıl idealist bir insan olduğunu, aslında ona ne kadar benzediğini ve yaşanılan şeylerin göründüğünden çok farklı olduğunu anlamaya başlar.

Zehra, babasının satırlarını okurken çıldıracak gibi oldu. “Bunlar benim fikirlerim” diyor, bir rüya içinde olmadığına inanmak için kağıda parmaklarıyla dokunuyordu. Sonra, aklına daha başka bir şey geldi: “Acaba vücudumla olduğu gibi ruhum ve fikirlerimle de bu adamın kızı mıyım” diye düşündü ve bir zaman okumasına ara verdi.

Sabaha kadar babasının notlarını okumaya devam eder. Gecenin sonunda hissettiği şey pişmanlıktan fazlasıdır...

Zehra, birkaç gün sonra Anadolu’daki mektebine döndü. Muallimin artık bir eksiği kalmamıştı acımayı öğrenmişti.

Kitapla ilgili Can Dündar’ın çok sevdiğim bir anısı vardır. Her okuduğumda duygulanmama sebep olur. Bu yazıyı da (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2469 ) okumanızı tavsiye ederim.


AJANDA Ekim sayısı yazımdan alıntıdır.

21 Kasım 2010 Pazar

Doğu Ekspresinde Cinayet - Agatha Christie

Suriye'de bir davayı çözen Poirot, Londra'ya dönmeden önce birkaç gün İstanbul'da dinlenmek ister. Ancak İstanbul'a geldiği gün otelde aldığı bir telgraf nedeniyle acilen dönmek zorunda kalır ve İstanbul'dan Londra'ya gidecek olan Doğu Ekspresinde yerini alır. Kış olmasına rağmen trenin yataklı birinci sınıf vagonu tamamen doludur ve bu durum dedektifin dikkatini çeker. Yolculuk başladığında Suriye'den dönerken trende gördüğü birkaç kişinin de Doğu Ekspresinde olduğunu görür. Ayrıca trende neredeyse her millletten yolcu olduğunu da farkeder.

Yolculuğun ikinci gecesinde tren Yugoslavya yakınlarında şiddetli kar yağışı nedeniyle durmak zorunda kalır. Ertesi sabah ise yolculardan birinin ortalıkta olmadığı görülür ve kısa süre sonra yolcunun bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Yolcu, birgün önce Poirot'tan kendisini korumasını isteyen ve düşmanları tarafından tehdit edildiğini söyleyen Ratchett'tir.

Hercule Poirot, tüm yolcularla tek tek konuşur. Pasaportları, ipuçlarını özenle inceler ve finalde olay için iki farklı senaryo oluşturur. Senaryoları açıklarken yolcuların yüzüne bakmak aslında hangi senaryonun doğru olduğunu anlamak için yeterli olacaktır.

Kitabın aynı isimle yapılmış uyarlaması da genel olarak bakıldığında başarılı. Neredeyse tek mekan kullanılan bir film olmasına rağmen konu itibariyle sıkılmadan, heyecanla izlenebilecek bir film. Yönetmenliğini 12 Angry Men ve Dog Day Afternoon filmlerinden de tanıdığımız Sidney Lumet yapmış. Başrollerde ise Albert Finney, Ingrid Bergman, Lauren Bacall, Anthony Perkins ve Sean Connery gibi ünlü oyuncular yer almakta. Hatta çok kısa da olsa tüm babacanlığı ile Nubar Terziyan da görünmekte. Ancak detayları incelediğimizde eksik ya da yanlış noktalar bulmak mümkün. Özellikle gar sahnesinde İstanbul’dan ziyade herhangi bir Arap ülkesindeymiş hissine kapılmamak zor. Satıcıların yolculara neredeyse yapıştığı sahneler sabrınızı zorlayabilir. Her kitaptan uyarlanan filmde olduğu gibi bu filmde de kitaba bağlı kalınmayan ya da atlanılan noktalar mevcut. Bunun yanı sıra karakterleri kitap okurken gözünüzde canlandırdığınız ciddiyette göremeyebilirsiniz. Kitaba oranla daha karikatürize gibi görünüyorlar. Ancak bu detaylar filmi izlemeye engel olacak türde olumsuzluklar değil. Başarılı bir polisiye romanının 1970’li yıllardaki yorumunu görmek bile izlemek için yeterli bir sebeptir bence.

AJANDA Eylül sayısı yazımdan alıntıdır.

Agora - Marta Sofia

Gökyüzüne bakıp bu evrenin nasıl işlediğini sorgulamayan var mıdır ? Ya da milyonlarca yıldızın her gece kusursuzca yaptığı sessiz dansı çözmeye uğraşmayan ?

Kitap, Mısır’ın Roma İmparatorluğu egemenliğindeki günlerinde, İskenderiye’de geçmekte. Hıristiyanlığın, Paganizmi ve Yahudiliği alt etmek uğruna yarattığı yıkımı, şiddeti ve tüm bu olayların ekseninde İskenderiyeli Hypatia ve genç kölesi Davus’u anlatmakta.

Hypatia, İskenderiye Kütüphanesinin baş kütüphanecisi Theon’un kızı ve aynı zamanda burada eğitim veren bir filozof ve matematikçidir. Zekası ve çalışmaları ile olduğu kadar güzelliği ve etkileyiciliği ile de dillere destandır.

Kitapta geçen tüm olaylar Hypatia’nın kölesi Davus tarafından anlatılır. Davus, kendisine verilen eğitim ve Hypatia’nın derslerinde bulunduğu sürece duyduklarından çok etkilenir. Eğitimsiz bir köle olmak yerine Hypatia’nın öğrencileri gibi özgür biri olmayı arzulamaktadır. Hypatia’nın zekasına, bilgisine, güzelliğine tutku ile bağlıdır. Hiçbir zaman onunla köle-efendi ilişkisini aşamayacağını düşünse de bunu umut ve hayal etmekten vazgeçmez. Ancak İskenderiye’de meydana gelecek olan olaylar Davus’a özgürlüğü getirecek olsa da tutkuyla bağlandığı kadından uzaklaşmasına neden olacaktır.

Bazıları “bir kölenin öyküsü!” diye alaycı bir şekilde bağıracaktır. Gizli bir alayın samimiyetsiz sesiyle “gelecek nesiller için ne kadar ilgi çekici!” diyeceklerdir. Evet, uzun bir süre köle olarak yaşadığım doğruydu fakat kalbimle aklım özgürdü ve hayallerle doluydu. Şimdi diğerleri gibi özgür sayılan bir adamım ama anılarımın tutsağıyım ve mahkumiyetin en ağırını kalbimde barındırıyorum: Suçluluk. Belki benim olduğumdan daha da özgürdünüz. Belki sizin kalbiniz tüm mahkumiyetlerden özgürdür. Özgür geçen hayatımın tümünü İskenderiyeli filozof Hypatia’nın kölesi olarak yaşadıklarımın tek bir anına değişirim.

Davus’un kendi hayal dünyasının dışında, gerçek dünyada ise karışıklıklar başlamıştır. Hıristiyanlığı yaymaya çalışan inananlar, kendi çıkarlarını düşünen yönetim tarafından kışkırtılarak adeta bir savaş ortamının oluşmasına sebep olur. Hıristiyanlar yönetimden aldıkları destekle İskenderiye Kütüphanesini yerle bir eder. Yahudi ve Paganlar için iki seçenek vardır; Hıristıyanlığı kabul etmek ya da kaçmak. Bu ortamda felsefi inancından vazgeçmeyen, tüm dinlerin özgürlüğünü ve kardeşliğini savunan Hypatia, kendisine aşık eski öğrencisi yeni vali olan Orestes’in de desteğini alması nedeniyle Hıristiyanların hedefi haline gelir. Orestes, onun için ne kadar endişelense ve onu ne kadar korumak istese de çaresiz kalacağı günler uzak değildir.

Kitaptan aynı isimle uyarlanan ve yönetmenliğini çağımızın başarılı isimlerinden biri olan Alejandro Amenábar’ın yaptığı bir film bulunmakta. Agora’yı tamamen tesadüf eseri izleme fırsatı bulmuştum. Henüz kitabından haberim yoktu. Daha sonra D&Rda dolaşırken kitaba rastladım ve düşünmeden aldım. Bazı küçük farklılıklara rağmen film kitaba başarı ile uyarlanmış. Hypatia rolunde güzelliği ile göz dolduran Rachel Weisz, Davus rolunde Max Minghella ve Orestes rolunde Oscar Isaac oldukça başarılıydı. Anlatılan ne kadar bıçak sırtı bir konu olsa da olaylar tarafsız gözle anlatılmaya çalışılmış gibi görünüyor. (Elbette bunun tam tersini düşünenler de bulunmakta.) Ayrıca görüntüler ve müzik mükemmel.

Kitapta ve filmde yer alan bir sahneyi paylaşmak istiyorum. Kitabı okuduktan sonra filmi tekrar izlememi sağlayan ve daha çok etkilendiğim bir sahneydi.

Derin bir nefes aldım ve Hypatia’nın arkasından yaklaştım. Bugün bile saçının kokusunu hatırlayabiliyorum. Elimi kolunun üstüne koydum ve hüzünle, vücudunun titrediğini fark ettim. En azından korkusunu geçirebilir miydim ? Yavaşça yaklaşarak vücudumla çıplaklığını örttüm. Kolumla onu belinden kavradım ve ne kadar hızlı soluduğunu fark ettim. Sırtından tutarak ona yavaş yavaş sarılırken dehşetten soluk soluğa kalmıştı. Sonra, beni görebilmesi için vücudunu nazikçe çevirdim. Yüzümü onunkine yaklaştırdım ve sakinleşti. Gözlerinin içine sonsuz aşkla baktım ve o da hemen anlayarak kabul etti. Gözleri bana hazır olduğunu söylüyordu, sessiz... Bana sükunetle bakıyordu. Elimden geldiğince hafif bir şekilde yanağını okşadım ve yeniden arkasına geçtim, vücuduna iyice yaklaştım, kolumu boynuna doladım, başımı onunkiyle birleştirdim, tüm nefesimi toplayarak, iki parçaya bölünmek üzere olan ruhumla, yapacağım şeyin karşısındaki perişanlık içinde hıçkırmayı engelleyemedim. Onu daha önce sevmediğim kadar severek, ızdırabını hissederek, diğer kolumla burnunu ve ağzını kapattım. Hafifçe sıkmaya başladım ve şiddetini giderek arttırdım. Hypatia karşı koymadı ve böylece ona sarılırken kalbimin parçalandığını hissederek, onu yavaşça nefessiz bırakırken, aklıma onun hayat dolu olduğu anlar gelmeye başladı... Ağlama isteği beni ele geçirdi ama durmamam gerektiğini, tereddüt edemeyeceğimi biliyordum. Cesaret bulmak için tavanda bulunan daire şeklindeki açıklıktan gökyüzüne baktım ve gözyaşlarımın arkasından, dairenin şekli bir elipse dönüştü. Hypatia’nın bedeninden çıkan bir mutluluk sarmalı hissettim ve anladım... Yıldızlı bir gecede, gizlice okşayarak tenine dokunduğum geldi aklıma. O esnada, bir yandan teselli edilemez bir şekilde ağlayarak son nefesini bastırırken, giderek daha da sıktığım teni... Müzede yanıma oturup benimle konuştuğu gece, o kadar yakındı ki... O gün, lanet bir anda, canını alarak susturduğum sesi... Ellerimin arasından kaçıp gittiğini hissedince, ızdırap içinde ve can çekişerek, kalbim son atışıyla kırılana dek sıktım daha da sıktım.Onu bırakamadığım için sarılmaya devam ederek, ağlayarak, tüm aşkımı beraberinde götürmesini istedim. Fakat parabonilerin ayak seslerini duydum ve onu yere bıraktım. Nefes aldım, döndüm ve onlara şöyle dedim:

“Bayıldı.”


AJANDA Eylül sayısı yazımdan alıntıdır.

Once


Gündüzleri babasına yardım etmek için kendilerine ait dükkanda elektrikli süpürge tamir edip akşamları ise sadece kendisi için çarşıda gitar çalıp şarkı söyleyen bir adamla, geçmiş yaşantısını ve evliliğini arkasında bırakmak için Dublin'e gelmiş, piyano çalmayı seven, çiçek satan bir kızın yollarını kesiştiren samimi bir öykü.

Erkek gitar çalarken kız şarkıyı dinlemeye başlar ve tanışırlar. Film boyunca bu ikilinin dostluklarını, sevgilerini, kararsızlıklarını, gündelik yaşantılarını izleriz. Ancak fonda hep bir şarkı vardır. Sanki hiç bitmeyen bir klip izliyor gibi hissederiz.

Bildiğiniz tüm romantik film klişelerini kenara bırakın, bu film hepimizin hayatından bir bölüm gibi. Çok gerçek ve samimi. Ayrıca film müzikleri harika. ( bkz: falling slowly ve if you want me )

Şiddetle tavsiye ederim.

19 Kasım 2010 Cuma

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Fahrenheit 451, kitap okumanın ve bulundurmanın yasaklandığı bir dünyayı ve görevi kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag’ı anlatmakta. Montag, yaptığı işten memnun, yaşamını sorgulama gereksinimi olmayan, işi dahil hiçbir “neden”i düşünmeyen biri. Aslında yaşadığı dünyadaki diğer insanlar ile tamamen aynı kayıtsızlığa sahipken tesadüf eseri karşılaştığı 17 yaşındaki Clarisse ve profesör Faber ile geçirdiği kısa süreli zamanda düşünmeye ve sorgulamaya başlar. Tüm yaşamını, yaptığı işi, arkadaşlarını ve en önemlisi de kitapları düşünmeye başlar. Ve bu değişimle birlikte hayatının değişmesi de kaçınılmaz hale gelir.

Fahrenheit 451, aslında İtfaiyeci isimli kısa öyküden yaratılan bir kitap. İtfaiyeci’nin Fahrenheit 451’e dönüşüm hikayesi gerçekten ilgi çekici. Yazar, bu anısını kitabın önsözünde paylaşmış. Kitabın yazılmasına neden olan öykü, hemen hemen tüm dergiler tarafından reddedilir. Sonunda, Galaxy Magazine tarafından yayınlanır. Ardından 1953’te Ian Ballantine, yazara ilk 25000 kelimeye 25000 kelime daha eklenecek olursa iyi bir roman olacağını söyler. Ray, bu öneriyi dikkate alır ve yaklaşık 10 $ ödediği kiralık daktilosuyla Fahrenheit 451’i romana dönüştürür. Ancak bölümlerini basacak bir dergi bulamaz. Uzun süre sonra Chicagolu bir editör, 450 USD karşılığında, henüz yeni çıkarttığı dergisinin 2, 3 ve 4. sayılarında yayınlamak üzere kitabı satın alır. Bu adam Hugh Henfer, dergi ise 1953/54 kışında çıkan ve dünyayı sarsan Playboy dergisidir. Kitabın ülkemizde ilk basımı ise 1971’de olmuş.

Montag’ı, ilk olarak Truffaut’ın 1966 yapımı olan Fahrenheit 451 isimli filmi ile tanımıştım. Yönetmenlerin her filmini izlemeye çalıştığım bir dönemde ve kendisi ile ilgili pek fikrim olmadan aldığım bir filmdi. İzledikten sonra -tabir yerinde ise- neye uğradığımı şaşırdım. Sanki film değil de gelecekten gerçek sahneler izlemiş gibiydim. Beni etkilemeyi fazlasıyla başarmış ve başucu filmlerinden biri olmuştu. Yaptığım kısa bir araştırma ile filmin aynı isimli bir romandan uyarlandığını öğrendim. Tabi hemen kitabı aramaya başladım ve uzun süren çabalarımın sonucunda kitaba ulaşabildim.

Kitabı birkaç saat içerisinde okudum. Kitaplığımdaki yerine koymak için rafın önüne geldiğimde eğer gerçekte böyle bir durum olsaydı ne kadar “korkunç” olabileceği geldi aklıma. Kitapsız bir hayat ! Kitapların yasak olduğu, yakıldığı, okumanın suç sayıldığı bir dünya. Bir avuç insanın kitapları geleceğe aktarma çabası...

Ve aklıma Montag’ın başarılı bir kitap yakıcı iken yaşadığı düşünce değişimi ve sözleri geldi;

“Kitaplar, omuzlarına, kollarına ve yukarı kaldırdığı yüzüne sağanak halinde düşüyordu. Kitaplardan biri, beyaz bir güvercin gibi, uysal kanatlarını çırparak eline kondu. Solgun, titrek ışıkta, bir sayfası açıldı, kar beyaz bir tüy gibiydi, sözcükler ince ince yazılmıştı. Tüm bu telaş ve heyecan içinde, Montag sadece bir an, bir satır okuyabilmişti. Fakat, kızgın demirle damgalanmış gibi bu satır zihninde şakıyıp durdu. ‘ Öğleden sonra güneşinde zaman uykuya dalmıştı.’ O kitabı bıraktı. Hemen diğer bir kitap ellerine düştü.”

* * *

"İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kağıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim."

Kitap bir bütün olarak mükemmel olsa da en sevdiğim kısmı finalidir. Ve Montag’a söylemek istediğim; Merhaba, Ben “ Kürk Mantolu Madonna”.

AJANDA Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

Vurun Kahpeye - Halide Edip Adıvar

Kitap, Milli Mücadele yıllarında, işgalin ve korkunun hüküm sürdüğü küçük bir Anadolu kasabasında geçmekte. Kasaba halkı, düşmanla işbirliği içerisinde olan, yaptığı kötülükleri örtmek ve çıkarlarını korumak için dini alet eden vatan hainlerinden ve Kuvayı Milliye ile Milli Mücadeleye destek veren bir avuç vatanseverden ibarettir.

Kitabın kahramanı Aliye, yeni mezun olmuş genç ve idealist bir öğretmendir. Yaşıtlarının aksine İstanbul’da kalmak yerine görevinin Anadolu’da bir kasaba olmasını temenni etmektedir. Dileği gerçekleşir ve adını hiç öğrenemediğimiz o küçük kasabada göreve başlar. İdealist kişiliği, vatanseverliği, aklı ve güzelliği ile dikkat çeker ve daha ilk andan itibaren vatan hainlerini kendine düşman etmiş olur.

Yunan işgalinin yaklaştığı günlerde kasabayı korumakta olan Kuvayi Milliye askerlerinden biri olan Tosun Paşa ile nişanlanır. Bu durum kasaba halkında – özellikle Hacı Fettah ve Hüseyin Efendinin de kışkırtması ile - Aliye’ye beslenen düşmanlığın artmasına ve “namussuz” damgası yemesine sebep olur. Hacı Fettah, hem Aliye’den hem de Kuvayı Milliyecilerden kurtulmak için Yunan askerleri ile işbirliği yapar. Kasabayı işgal eden Yunan askerleri komutanı Damyanos Aliye’ye aşık olur ve onunla evlenmek ister. Hatta bu amacına ulaşabilmek için Aliye’yi sevdiklerine zarar vermekle tehdit eder. Ancak Aliye, taşlanmak pahasına da olsa, ne kişiliğinden, ne namusundan ne de ideallerinden vazgeçmez...

Vurun Kahpeye, bugüne kadar 1949, 1964 ve 1973 olmak üzere 3 kez beyazperdede yer almış. Aliye’yi kitaptan önce Hale Soygazi’nin başrolde olduğu filmi ile tanımıştım. Sanırım lisedeydim. Filmin özellikle final sahnesinden çok etkilenmiş ve daha sonra okul kitaplığından kitabı alıp okumuştum. Geçtiğimiz sene ise İKSV sayesinde İstanbul Film Festivalinde kitabın ilk uyarlandığı, yönetmenliğini Lütfi Akad’ın yaptığı, başrolünü ise Sezer Sezin’in üstlendiği filmini izleme şansım oldu. Anladım ki Aliye benim için çok önemli bir karakterdi. Temsil ettiği değerler, yaşadığı haksızlık, idealist kişiliği -tıpkı Çalıkuşu Feride gibi- hafızama kazınmıştı.

AJANDA Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Martin Eden - Jack London

Hayatını gemilerde çalışarak kazanan genç ve yoksul Martin bir gün tesadüf eseri Arthur isimli zengin delikanlıyı bir kavgada savunur. Arthur bu iyiliğe karşılık Martin'i evlerinde yemeğe davet eder. Martin, eve girdiği andan itibaren iki şeyden çok etkilenir; birincisi Arthur'un kızkardeşi Ruth diğeri ise kitaplar...

Martin, içinde bulunduğu sınıf ve yaşam kalitesi ile Ruth'u kendisine aşık edemeyeceğini ve ona ulaşmanın yolunun yaşam seviyesini farklılaştırmakla mümkün olacağını düşünür. Bunu gerçekleştirmek için gece gündüz çalışır, sürekli okur. Gündüzleri yaşamını devam ettirebileceği geçici işlerde para kazanarak, geceleri ise 5 saat uyuyup çoğunlukla okuyarak kendini geliştirmeye çalışır. Aynı zamanda da edebiyat öğrencisi olan Ruth'tan ders alır. Artık tek bir amacı vardır; aşık olduğu kadına ve onun bulunduğu sosyal çevreye erişebilmek. Bunun için seçtiği yol ise "yazmak" olur. Martin, içindeki yazma isteğiyle sürekli üretir. Yazdıklarından kazanç sağlayabilmek için sürekli dergilere yazılarını gönderir ancak çok uzun süre red mektupları dışında cevap alamaz. Ruth dahil çevresindeki herkes bunun geçici ve boş bir hayal olduğunu dile getirir ancak Martin tüm bu sözlere kulak tıkar. Çünkü kendisine ve yazdıklarına güvenmektedir.

“O zamana kadar, çevresini saran ve birlikte yaşadığı her şey gibi, varoluşu iyi bir şey olarak kabul etmişti. Kitap okuduğu zamanlar dışında onu hiç sorgulamamıştı; ama o zamanlar bunlar sadece kitaptı, daha iyi ve imkansız bir dünyanın peri masallarıydılar. Ama şimdi o dünyayı gerçek ve mümkün olarak görmüştü, tam ortasında da Ruth adından çiçek gibi bir kadın vardı; o zamandan beri acıları, acı kadar keskin özlemleri ve umutla beslendiği için hayal kırıklığına uğratan umutsuzluğu tanıması gerekiyordu.”

Hırsı, sürekli okuması, zekası sayesinde varlığını, özenmiş olduğu zenginlerin yaşam tarzına onlarla sohbet edebilme seviyesine taşımış ve Ruth ile yakınlaşmış olsa da maddi olarak hala amacına ulaşamamıştır. Martin, Ruth’tan iki yıl sabretmesini ister. Bu süre içerisinde yazarlığını kabul ettirebileceğine ve gerekenden fazlasını kazanıp amaçlarına ulaşabileceğine inanmaktadır. Ruth ise Martin’in bu boş hevesten vazgeçmesinin ve babasının yanında memurluğa başlamasının faydalı olacağını düşünmektedir.

Martin Eden, okuduklarım arasında beni en fazla etkileyen Jack London kitabı oldu. Kitabı uzun süre önce fuardan almıştım ancak sürekli başka kitaplar araya girdiği için okumayı –farkında olmadan- ertelemiştim. İtiraf etmek gerekirse, kitabı okuma konusunda bu kadar geç kalışıma üzüldüm.

İnsanın “kitaplar ve yazmak” ile olan ilişkisini ve kahramanının kişisel mücadelesini, tutkusunu, hayallerine ulaşma hırsını gerçekten başarılı anlatımı ve finali ile mutlaka okunmayı hak eden klasiklerden.

AJANDA Temmuz sayısı yazımdan alıntıdır.

Sokaklardan Bir Kız - Orhan Kemal

Orhan Kemal, kitaplarını okumuş olsun ya da olmasın çoğu insanın az çok bildiği gibi özellikle 50 ve 60lı yıllar Türkiye’sinde, yoksul kesimin yani halkın dertlerini, yaşadıklarını anlatan ve bunu yaparken “onlardan biri” tavrını ve başarılı tasvirlerini kullanan bir yazar. Sokaklardan Bir Kız, bu kuralı bozmayan, yazarın diğer başarılı kitaplarının yanında biraz sönük kalmış dahi olsa hüzünle okunacak, Yeşilçam filmi tadında bir roman.

Bir kısmı Anadolu’nun küçük bir kasabasında ancak büyük bölümü İstanbul’un arka sokaklarında geçen, geri planda 60’lı yılları okuyucuya hissettiren ve konsomatris Leyla’nın kızı Nuran’ı anlatan bir kitap.

Nuran, annesinin mesleği nedeniyle toplum tarafından etiketlenmiş, ancak bu etiketi kabul etmeyip sonuna kadar direnen, bir gün bu hayatın dışında kendisine yepyeni bir hayat kurabileceği umudunu taşıyan bir genç kız. Çocukluğu ve gençliği süresince, annesi yüzünden hapse giren babasının kendisine verdiği öğüdü aklından çıkartamamıştır. “Yavrum, dinle beni… Gün gelecek, büyüyecek, bir erkeğin kadını olacaksın. Kocan çirkin de olsa, onu yabancı bir erkekle aldatıp hapislere düşmesine sebep olma!”

Ancak Nuran, tüm temiz kalma çabalarını görmezden gelen, ona ait olmayan suçları yüzüne vuran bir çevrede yetişmektedir. Bunların başında ise annesi Leyla vardır. Acaba Nuran istediği, umud ettiği yaşama ve sıcak yuvaya kavuşabilecek midir ?

Okurken gözünüzde canlanan o siyah beyaz karelerle, kendinizi bir an Tarlabaşı’ndaki apartman dairesinde, Beyoğlu’nda bir lokantada ya da Anadolu’da küçük bir kasabada bulabilirsiniz.

AJANDA Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

Çavdar Tarlasında Çocuklar - J.D.Salinger

Salinger, kitaplarının yayımlanması ile ilgili kesin kuralları olan, kendi iç dünyasında yaşayan hatta rivayete göre fotoğraf çektirmekten bile kaçınan bir yazar. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın tanınması ve ilgi görmesi ile birlikte inzivaya çekilir ve yaklaşık 50 yıl bunu sürdürür. Hatta anılarını paylaştığı için sevgilisini ve kızını da tamamen hayatından çıkartır. Bazılarına göre kitabın kahramanı bizzat yazarın kendisi. Özellikle kitapta yer alan şu paragrafın bu sözü desteklediği düşünülebilir. “ Ortalık oldukça sessizdi, çünkü bizim Ernie piyano çalıyordu. Herifin piyanoya oturması bile, Tanrı aşkına, kutsal bir şeydi sanki. Yani, hiç kimse onun kadar iyi çalamazdı. Piyanonun önünde kocaman lanet bir ayna vardı, Ernie’nin suratına da iri bir spot lamba çevirmişlerdi, böylece o piyano çalarken suratını seyredebiliyordunuz, parmaklarını değil ama; o kocaman moruk suratını yalnızca. Yemin ederim, ben bir piyanist ya da aktör filan olsaydım ve bu sersemler de benim olağanüstü biri olduğumu düşünselerdi, bu durumdan nefret ederdim. Beni alkışlamalarını bile istemezdim. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım.”

(Anti)kahramanımız Holden Caulfield, filmlerden nefret eden, dört okul değiştirmiş, en son okuduğu Pencey’den ise beş dersin dördünden kaldığı ve haylazlıkları nedeniyle atılmış olan aynı zamanda sürekli yalan söyleyen, ergenlik çağının getirdiği bunalımı sonuna kadar hisseden ve hissettiren bir karakter. Kitap, bu genç adamın hastanede yattığı dönemde geriye dönük olarak anlattığı, Pencey’den atıldığı dönemden Noel’e kadar olan birkaç günde yaşadıklarını sunuyor. Yani belirli bir olay örgüsünden ziyade Holden’ın düşüncelerinden oluşuyor.

Kitap , Holden’ın şu cümlesi ile başlıyor. “Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zırvalıklardan sıkılıyorum.”

Holden, belki de ergenlik çağının getirdiklerini sonuna kadar yaşayan ve karşılaştığı her durumu ya da kişiyi önce olumsuz yönleri ile değerlendiren biri. Kitapta sürekli bir olumsuz eleştri ve şikayet havası hakim. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen Phoebe ile olan abi-kardeş ilişkisi ise mükemmel. Holden, belki de yalnızca küçük kız kardeşi Phoebe’ye güveniyor.

Holden’ın kendisi ile ilgili düşünceleri ya da kişisel tespitleri ile ilgili kitaptan birkaç paragraf ;

...eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor. Sally'nin ne olduğunu anlamam için yıllar geçmesi gerekti.

...bir kitabı okuyup bitirdiğimizde, bu kitabın yazarı keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı ve onu her istediğimde arayıp konuşabilseydim diyorsanız, bence o kitap iyi bir kitaptır.

...sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra !
Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancı benimdir herhalde.Rezalet bir şey. Yani, bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile, biri bana rastlayıp nereye gittiğimi sorsa, gözümü kırpmadan operaya gittiğimi söylerim.


Salinger, gerek kuralları gerekse karakterleri ile mutlaka okunması gereken bir yazar. Ülkemizde yayımlanan 4 kitabı bulunmakta. Kitapların tamamını okuduğumuz taktirde belki de onu anlamak daha mümkün olacaktır.

AJANDA Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Günün Notları

- Bu aralar yeni bir huy edindim ! Arkadaşlarımla herhangi bir konuda konuşurken cümle içinde kullandıkları herhangi bir kelimeyi alıp o kelimenin geçtiği genellikle arabesk ağırlıklı şarkılar söylüyorum ! Sanırım yakında arkadaşım kalmayacak :)

- Diziler ve kitaplar nedeniyle uzun süredir film izleyemiyordum. Bundan sonra her gün bir film izlemeye çalışacağım. Okunmayan kitaplarımı ve izlenmemiş filmlerimi azaltmalıyım artık. Yenilerine yer açmak gerek. :)

- İnsan bazen garip tesadüfler yaşayabiliyormuş. Bunu bir kez daha anladım bugünlerde.

- Dergimiz AJANDA'nın artık bir twitter adresi var. twitter.com/ajandadergi adresinden ulaşabilirsiniz.

- Biletix'ten bir tiyatro bileti almak istedim. Bilet fiyatı 30 TL, işlem bedeli 8 TL, ZORUNLU ! kargo bedeli 8 TL, bu durumu protesto edip bilet almaktan vazgeçmenin ve oyunu izleyememenin bedeli ise paha biçilemez !

- Paul Auster okumaya hangi kitap ile başlamalı ? Hangi kitaplarını okumalı ?

- Ceren'in sitesinde gördüğüm yazıdan etkilenerek Ceylan Ertem dinlemeye başladım. O kadar naif bir ses ki anlatamam, sadece tavsiye ederim.

- 2011 için konser haberleri gelmeye başladı. Bunlardan biri de 8 Temmuz 2011 Bon Jovi konseri. Daha ne olsun ?

- Kırmızıya bayılıyorum ve etrafta daha çok görebilmek için bir an önce yılbaşı gelsin istiyorum.

21 Ekim 2010 Perşembe

Günün Notları

- Haven isimli bir dizinin ilk sezonunu izledim. Çekimlerin yapıldığı yere, Haven'a gitmek istiyorum. Hatta oraya gidip en az 15 gün tatil yapmak, kafamı dinlemek istiyorum. Ama gideceğim mevsimin kış olmasını, havanın çok soğuk ve bol fırtınalı olmasını istiyorum. Kasabanın da çok kalabalık olmamasını istiyorum. Bu arada dizi Stephen Kıng öyküsünden uyarlama, fena değil.

- Çalıştığım işyeri dağ başında olunca bina içerisinde bazı değişiklikler hoş olabiliyor. Geçtiğimiz haftalarda Starbucks açıldı ve bu sayede hayatımda ilk kez Starbucks'a gitmiş oldum. Yo yo öyle burun kıvırma ya da takıntı sebebiyle gitmemezlik etmedim. Sadece kahve sevebilen biri olmadığım için ihtiyaç duymadım ya da merak etmedim. Ancak açıldığı gün arkadaşlarım bu cahilliğime daha fazla dayanamayıp Starbucksa götürdü beni :) Bir de işimiz gücümüz yokmuş gibi o günden beri her gittiğimizde bardakları atmayıp biriktirir olduk :) Hatta bardaklarına üzerine bize göre çok anlamlı ancak dışarıdan bakıldığında gayet anlamsız görünecek notlar yazmaya başladık. O kadar ıvır zıvır yetmiyormuş gibi bir de kağıt bardak koleksiyonum oldu :)
Konuya uygun bir şiir Orhan Veli'den gelsin ;

Dağ başındasın; derdin günün hasretlik
Akşam olmuş, güneş batmış, içmeyip de ne haltedeceksin?


- House M.D izlemeye başladım. İlk sezonun yarısı bitti. Daha ilk bölümde beyinle ilgili konu bana çok yakın olunca ilgimi çekti, biraz da üzdü tabi. Ama çok başarılı bir dizi. Diyaloglar süper. Bir de jeneriği var ki Massive Attack süslü, tadından yenmez.

- Budapeşte, Viyana, Prag... Gitmeyi ne kadar çok istiyorum anlatamam !

- Çizgi film izlemeyi özledim. Özellikle de Heidi'yi.

- The New Yorker dergisinin kapakları ne kadar güzel görünüyor. Değil mi ?

- İstanbul gezi planı yaptım kendime. 2010 yılında neredeyse hiç gezemedim. Ama 2011 yılının tam tersi olması için elimden geleni yapacağım. Tam 50 yer belirledim. Müze, kafe, semt, sokak ne varsa... Önerilerinize de açığım :)

28 Eylül 2010 Salı

Polisiye Kitaplar

Kara İstanbul

Yakın bir tarihe kadar polisiye / gerilim türüne önyargılı bir kitapseverdim. Aslında önyargıdan ziyade bilerek ve isteyerek "uzak durmak" demek daha uygun sanırım. Sonra tesadüfler sebepleri, sebepler istekleri getirdi ve bu aralar vazgeçilmezim polisiye/gerilim oldu. Arka arkaya polisiye kitaplar okuyup Dexter izliyorum. Sanırım bir zamanlar "burun kıvırdığım" bu tür benden intikam alıyor ! Evet !

Ahmet Ümit'in yazdığı "İstanbul Hatırası" İstanbul delisi olan beni bu yola sürükledi. İyi ki de öyle oldu. Bu alanda eksiğimi kapatmak için Ahmet Ümit ve Agatha Christie kitapları aslında yeterdi bana ama bazen tesadüfen farklı kitaplar da keşfedebiliyorum. Blogların bunda etkisi çok büyük tabi. Yine bir blog aracılığı ile adını duyduğum bir kitap "KARA İSTANBUL". Okuduğum bir blogda görmüştüm ve ilgimi çektiği için almıştım. (Blog ismini not etmiştim ama bulamadım bir türlü. Teşekkürü borç bilirim kendisine.)

Kara İstanbul, öncelikle kapağına bayıldığım kitaplardan biri. Bence çok başarılı. 16 farklı yazarın İstanbul'un farklı semtlerinde yaşanan polisiye/gerilim öykülerinin anlatıldığı bir kitap. ( Şimdi farkettim de sadece "polisiye" değil "öykü" de intikam alıyor benden. Evet evet. Ben öykü de sevmezdim eskiden! ) Dört bölümden oluşan bir kitap. İlk bölümün adı "Şehvet ve İntikam". Öyküler, Büyükada, Bebek, Sirkeci ve Altunizade'de geçiyor. İkinci bölüm "Sınırları Zorlamak, Haddini Aşmak". Öyküler, Rumelihisarı, Fatih, Şaşkınbakkal ve Tepebaşı'ndan. Üçüncü bölümün adı "Karanlık Kıyılarda, Kuytu Köşelerde". Bu kez öyküler Sağmalcılar, Aksaray, Fikirtepe, Fener ve Yenikapı'da geçiyor. Dördüncü bölüm ise "Acı ve İhtilaf". 4.Levent, Kurtuluş ve Moda bu bölümün semtleri. Aslında kitaptaki öyküler tam anlamıyla polisiye değil, gerilim de değil, herşeyden var biraz ya da en iyisi boşverin türü okuyun pişman olmazsınız.


On Küçük Zenci

Zenci Adası, o günlerde en çok konuşulan magazin haberidir. Kimin satın aldığına dair farklı haberler ve yorumlar yayılmakta ancak gerçek kimse tarafından bilinmemektedir. Geçmişinde karanlık sırları olan 10 farklı kişi adanın sahibi tarafından aldıkları mektuplarda farklı sebeplerle adaya davet edilir. Konuklar adaya ulaştıklarında bir gariplik olduğunu farkeder. Adanın sahibi Nancy Owen ortada yoktur ve adadan ayrılmak için hiçbir imkan yer almamaktadır. Yani adada mahsur kalmışlardır. Tüm konuklar odalarına yerleşir. Hepsinin odasında "On Küçük Zenci" şiiri bir kağıda yazılmış şekilde yer almaktadır. Aynı zamanda birlikte oturdukları odada 10 tane zenci biblosu vardır. Yemek için biraraya geldiklerinde birden gramafondan tanımadıkları bir ses 10 kişi ile ilgili geçmişteki sırlarını okumaya başlar. Herkes kendisiyle ilgili sırları açıklamaya başlar ve ardından ilk cınayet işlenir. Hem de herkes aynı odadayken. Ancak kimse katili farketmemiştir. Cınayetten sonra 10 zenci biblosundan birinin eksildiğini farkederler. Bunu iki ve üçüncü cınayet takip eder. Katil şiirdeki sıraya göre cınayet işlemekte ve her seferinde bir biblo azalmaktadır. Peki katil içlerinden hangisidir ?


Briç Masasında Cınayet

Bay Shaitana, genellikle kimse tarafından sevilmeyen ancak ilgi gören biridir. Evinde garip eğlenceler, partiler düzenlemeyi sevmektedir. Cınayetlere ve katillere aşırı meraklıdır. Evinde bir briç partisi düzenler. Sekiz farklı konuğu vardır. Bunlardan dördü Hercule Poirot'nun da yer aldığı bir grup diğeri ise katil olduklarından şüphelendiği dört kişidir. Bay Shaitana'nın bu daveti vermekle anlatmak istediği şeyi öğrenmek gerekecektir. Ancak davetin olduğu gece Bay Shaitana cınayete kurban gider. Acaba şüphelerinde haklı mıdır ? Poirot ve küçük gri hücreleri olayı çözümlemek için çalışmaya başlar.


Cınayet Alfabesi

ABC tren yolları tarifesine göre cınayet işleyen bir seri katil... Kendisine o kadar güvenmektedir ki cınayet işleyeceği mekanı ve tarihi önceden Hercule Poirot'ya mektupla bildirmektedir. Kurbanlarının isimlerini de alfabeye göre seçer. Ancak dördüncü cınayetinde yaptığı küçük bir hata nedeniyle yakalanır. Katil yakalansa da Poirot'un içine sinmeyen birşey vardır. Küçük gri hücrelerini çalıştırıp olayı çözümler.

24 Eylül 2010 Cuma

Günün Notları

- 24 saat içinde 3 kitap bitirdim ve müsadenizle kendime "yuh" demek istiyorum.

- Uzun süredir ayrı kaldığım parfümüme sonunda kavuştum. Hayır, kozmetik delisi değilimdir. Hatta bu konuda cahilim bile diyebilirim. Ama bu parfümün kokusu beni mutlu ediyor yahu.

- Ummadığın birini ummadığın yerde ve zamanda görmek tarif edilemezmiş...

- Kasım ayında Beypazarı - Mudurnu - Göynük turuna katılmak ve kazağımı, botumu giyip yağmur altında sararmış yaprak manzaralı fotoğraflar çekmek istiyorum. Şu an için kimseyi ikna edemedim ama olsun gerekirse yalnız giderim !

- Cem Adrian - Yağmur ; biri bu şarkıyı -bana- yasaklamalı !

- 26 eylüle kadar Dexter 4.sezonun kalan 6 bölümünü bitirmem gerek.

- Akşam vardiyasında çalışmaktan daha iyi birşey varsa o da sonbaharda akşam çalışmaktır. Bundan da iyi olan ise Beykoz'dan Çengelköy'e sahilden servisle giderek yolun sağ tarafında eşsiz boğaz manzarasını izlemek ve havasını içine çekmek, sol tarafta ise yaprakları sararmış ağaçları, dükkanları, insanları, yağmuru ve muhteşem evlere ait manzarayı beynine kaydetmek ve huzur dolmaktır. Arada bir elindeki kitaba bakıp birkaç güzel cümle okumak ya da radyodaki şarkıya eşlik etmek ve hatta şoför Mehmet Bey'den radyonun sesini biraz açmasını rica edecek kadar sevdiğin bir şarkıya denk gelmektir. Eeee daha ne olsun :)

- Yakında bir arkadaşımdan küpe yapımını öğreneceğim.

- Yapılacaklar listesi hazırladım, çok eğlenceliydi.

29 Ağustos 2010 Pazar

Günün Notları




- Daktilom olsun istiyorum. Siyah olsun istiyorum, sağlam olsun ama çok yeni olmasın. Gıcır gıcır parlamasındansa yaşanmış bir eskilik olsun istiyorum. Hatta A harfi silinmiş olsun ama ben onun orada olduğunu bileyim istiyorum. Fotoğraftakine benzer bişey olsun istiyorum. (İnternetten almak istemiyorum, güvenemiyorum. 10 senedir istiyorum ama hala alamadım. Daktilosu olan ve satmak isteyen ya da bu özellikte bir tanıdığı olan varsa ve yanıt dönerse süper olur :) Zor ihtimal biliyorum ama denemekten ne çıkar?)

- Carlos Ruiz Zafon'un kitabı "Rüzgarın Gölgesi"ni okuyorum. Etkileyici bir kitap. En azından şimdilik öyle :)

- Yeni favorim ZAZ - JE VEUX albümü. Albümün tamamını tavsiye ederim, eğlenceli şarkıları var.

- Şehir Tiyatroları Yaz Oyunları programı açıklandı ve ben büyük hayal kırıklığı yaşıyorum ! İki senedir oynayan oyunlar var yine... Gözlerim Tarla Kuşuydu Juliet'i aradı ama programda yok maalesef :( Bu sene açıkhavada tiyatro keyfi yok. İlgilenenler için oyunlar ve tarihleri ; İstanbul Efendisi 14 Eylül 2010 Salı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz 16 Eylül 2010 Perşembe, Devr-i İstanbul (ücretsiz) 18 Eylül 2010 Cumartesi, Lüküs Hayat 19 Eylül 2010 Pazar.

- Tiyatro eleştirmeni olmak istiyorum. Tüm işim oyun izleyip yorumlamak olsun. Mesai saatlerim istediği kadar esnek olabilir, farketmez.

- Sonbahar gelsin, hava soğusun ve sürekli yağmur yağsın istiyorum.

- Bir sevgilim olsun istiyorum. Hayattan zevk almasını bilen, tiyatro seven, kitap okuyan, her konuda söyleyecek bişeyleri olan, istiklal caddesini seven, üşenmeyen, gezmeyi çok seven ama en çok gezinin sonunda eve dönüşleri seven, Tom Waits dinleyen, en sevdiğim rengin kırmızı, en sevdiğim aksesuarın küpe, en sevdiğim çiçeğin papatya olduğunu bilen zorlama günlerde kırmızı gül göndermeyen, sabahları "günaydın" demek için aradığımda sabahın köründe ne arıyorsun demeyen ama aramayınca da trip yapmayan, her sıkıntımı paylaşabileceğim her sıkıntısını benimle paylaşan, yalan söylemek zorunda hissettirmeyen ve hissetmeyen, klasik filmleri seven, karikatüre bayılan, gündemi takip eden, Türkçe'yi düzgün kullanan, iyi gün kadar kötü günde de yanımda olabilecek aynı zamanda kötü gününde önce beni yanında isteyecek olan, siyahla beyazı ayırt edebilen, karşıt görüşlere de saygı duyabilen, maçı stadda izlemeyi seven, konser düşkünü, yeri geldiğinde rakı da içebilen, sohbeti hoş, hediye almayı ve vermeyi görev saymayan, beni kırmayıp tango öğrenmek için benimle birlikte çabalayabilecek, yeri geldiğinde küfretmesini bile bilen ama genelde saygılı ve terbiyeli, limon kolonyasına burun kıvırmayan, şiir sevmese bile Orhan Veli şiirlerini bilen birini istiyorum. Elini vicdanına koy ve söyle, çok şey mi istiyorum :)

- Spor Toto oynamak ve 15 maçın sonucunu bilmek istiyorum.

- Evet bunların hepsini istiyorum !

20 Temmuz 2010 Salı

Toy Story 3




Pazar günü öğleden sonra aniden karar verdim izlemeye. Serinin ilk 2 filmini izleyip bayılanlardan olduğum için bunu da izlememek olmazdı. Gerçi pixar ne yapsa izlenir bu da ayrı bir konu.

Filme gelince, yine muhteşemdi. Andy'nin üniversiteye gidecek olması nedeniyle odasını ve eşyalarını toplamaya başlaması, sevimli oyuncaklarımızın başına bir sürü iş açıyor. Andy, Woody'i yanında götürmeye, Buzz Lightyear, Jessie ve diğerlerini tavan arasında bırakmaya karar verir. Ancak bir karışıklık sonucu oyuncaklar kendilerini bir çocuk yuvasında bulur. Sonrasında ise buradan kaçmak ve Andy evden ayrılmadan ona ulaşmak için çabalarlar.

Kesinlikle sinemada izleyin derim. 3d olmasa da olur. Türkçe seslendirme de fena değildi. Medyada bol bol reklamı yapılsa da Beren-Kıvanç ikilisinin seslendirmede yer alması çok rahatsız etmiyor çünkü rolleri çok uzun değil. Ayrıca seslendirdiklere karakterlere sesleri uyumlu.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

"7" Şekspir Müzikali



Shakespesare'in oyunlarından derlenmiş bir müzikal. Okuduğum kadarıyla çeviriler Haluk Bilginer'e ait. Oyun, erkeğin hayatına ait 7 dönemin anlatıldığı, eğlence ve dramın iç içe olduğu, muhteşem bir orkestra ve eğlenceli dört soykarı ile -kendisine şahsen bayıldığım- Haluk Bilginer'in muhteşem performanslarının yer aldığı, mutlaka izlenesi bir oyun.

Her tiyatro izleyicisinin Haluk Bilginer'i sahnede görmesi gerektiğine inanıyorum. Benim için -maalesef- bir ilkti. "Bugune kadar neler kaçırdım kimbilir" diye düşünmemek elde değil. Ayrıca oyunda performanslarına hayran kaldığım soykarılar ; Evrim Alasya, Selen Öztürk, Zeynep Alkaya ve Tuğçe Karaoğlan gerçekten çok başarılıydı. (Ayrıca çok şanslı olduklarını düşünüyor ve sanırım kıskanıyorum. Haluk Bilginer gibi bir oyuncu ile hem de bu kadar başarılı bir oyunda yer almak kıskanılası gerçekten. Gerçi bunu fazlasıyla hakediyorlar o ayrı tabi.) Orkestra, müzikal başarının yanı sıra oyuna olan eğlenceli katkılarından dolayı da alkışı fazlasıyla haketti :)

Ek olarak, oyunda kullanılan aksesuarlar da çok iyiydi.

"Bütün dünya bir sahnedir ve kadın erkek herkes birer oyuncu..."

Kişisel Not: Keşke izleyeceğimiz oyunu seçebildiğimiz gibi birlikte oyun izleyeceğimiz seyirciyi de seçme imkanımız olsaydı ! Haluk Bilginer gibi bir usta sahnede açılışı yapmış kimsede tık yok. Ardından 7 dönem başladı. Birkaçında zorlama bir alkış hali. Bir dönemde ise hiç alkış yok. Oyun biter alkışlar başlar. Oyuncuların selamlaması bitmek üzere. Herkes oturduğu yerden alkışlıyor, ayağa kalkan yok ! (Bence ayakta alkışı fazlasıyla hakeden bir oyundu.) Hiç sevmedim 1 mayıs cumartesi seyircisini ! Ben her oyunda Kabare, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye, Tarla Kuşuydu Juliet'te ya da Kafes'te karşılaştığım o coşkulu seyirciyi istiyorum :)

27 Nisan 2010 Salı

Profesyonel



İki kitabı yayımlanmış Teodor Teya ile yıllarca onu izlemiş bir gizli polisin hikayesi. Teya, 40. yaş gününde yayın evindeki odasında günlük sorunları ile boğuşurken sekreteri içeri girerek bir adamın onu görmek istediğini söyler. Gelen adam, görevi yıllarca onu izlemek olan ancak artık emekliye ayrılmış polis Luka Laban'dır. Elinde büyük bir bavul ve evrak çantası vardır. Hikayenin devamını öğrenebilmek için ise mutlaka oyunu izlemenizi tavsiye ederim. Oyundaki küçük detaylar, iki muhteşem oyuncu, hikaye, final, parantez araları yani kısacası herşey mükemmeldi. Daha şimdiden önümüzdeki sezon gelse de yeniden izlesem diye düşünüyorum !

" ...mektubunu sen getir, bana okursun."

25 Nisan 2010 Pazar

Yabana Doğru - Jon Krakauer

Chris, 23 yaşında iken, mezuniyet töreninden hemen sonra, hesabında bulunan 25000 doları bir kuruma bağışlayıp, cebindeki parayı yakarak ve arabasını da çölde bırakarak bir yolculuğa çıkar. Banliyöden başlayıp Alaska'ya kadar devam eden ve kendisini Alex Süperberduş olarak adlandırdığı bu sürecin anlatıldığı bir kitap, gerçek bir yaşam öyküsü "Yabana Doğru". Yazar Jon Krakauer'in Alex'e benzer bir yaşam sürmesi ve gençlik yıllarının da benzerlikler göstermesi nedeniyle onu gerçekten anlayabildiğini gösteren bir anlatımı var, oldukça başarılı.

Ancak bir okuyucu olarak ben Alex'i anlayıp anlayamadığımı anlamadım ! Kitabı okurken Alex'i anlamaya çalıştım, bazen kızdım, gözlerimin dolduğu da oldu ama finalde kararsızdım. Her insanın yaşamda karşılaştığı olaylar ve bu olaylara karşı hissettikleri, tepkileri farklıdır. Ama Alex'i yabana iten sebeplerden en etkili olanının anne babası ( özellikle babası ) ile yaşadığı sürtüşmelerin olduğuna inanmak istemiyorum.

Neyse yine kitaba dönelim. Yazar, kitapta yalnızca Alex'i değil biraz kendi yaşamından biraz da benzer insanların yaşamından olaylara yer vermiş. Bunun sebebi de muhtemelen Alex'i daha iyi anlamamız olmalı.

Gerçek bir yaşam öyküsü okumanın ve finalini bilmenin verdiği rahatlık ile kitapla filmi eş zamanlı okudum/izledim. Kitap tabi ki çok daha kapsamlı, filmi ise tek başına düşündüğümüzde gayet başarılı. Kitaptan uyarlama olarak eksik kalmış. ( Müzikler muhteşemdi.) Bu aralar dengem şaşmış durumda. İki lafı bir araya getirip kitapla ilgili düşüncelerimi toparlayamadım ama mutlaka okuyun derim.

"…birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaska’dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Aana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz, her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir.”

19 Nisan 2010 Pazartesi

Coriolanus


Shakespeare'in komutan Caius Marcius Coriolanus'u anlattığı ünlü tragedyasından uyarlanan bir oyun.

Caius Marcius, savaşta karşısına çıkan herkesi yenebilen, konsül olmak isteyen, kibirli, halkı aşağılayan, ancak halktan oy istemekte zorlanacak ve onlara savaş yaralarını gösteremeyecek kadar da gururlu bir kahramandır. Ayrıca Volsiyalılar ile yapılan savaşta gösterdiği başarı nedeniyle Coriolanus ünvanını alır. Bu başarısı sonrasında konsül olabilmek için halktan onay alır. Ancak Roma halkı kendilerini kışkırtan iki halk temsilcisine uyarak oylarından vazgeçer. Bu anlaşmazlığın sonucunda Coriolanus kentten kovulur.

Coriolanus, düşman kent Volsiya'ya gider ve birkaç kez karşı karşıya gelip yendiği komutan Aufidius'un karşısına çıkar. Aufidius, savaş meydanında aldığı yenilginin intikamı için sabreder ve Roma'yı alabilmek için Coriolanus'un yardımını kabul eder. Coriolanus'un düşman Aufidius ve ordusu ile Roma'ya yürüdüğünü haber alan Roma halkı ve konsülleri telaşa kapılır. Coriolanus'un babası gibi sevdiği Menenius'u elçi olarak ona gönderir. Ancak Coriolanus beklenmedik bir tepki ile misafirini kovar. Coriolanus, Roma halkına olan öfkesi nedeniyle tüm sevdiklerini geride bırakır ancak karısı, annesi ve oğlu geldiğinde artık dayanamaz ve barış için elinden geleni yapar. Artık Aufidius için intikam zamanıdır.

Bence başarılı bir oyundu. Hüseyin Köroğlu bu tür rollere inanılmaz yakışıyor. Kendisini her daim sahnede görebilmek dileğiyle :) Bir de oyundan çıktıktan sonra "ben bu halkı bir yerden tanıyorum" diye düşünüyorsunuz. Çok tanıdık geliyor...

"Roma'yı Romalılar yıkacak!.."

* * *

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk

Chuck Palahniuk'u çoğu okur gibi Dövüş Kulübü ile tanımıştım. Bu kitabını ise çok sevdiğim bir arkadaşım hediye etmişti bana. Kitaplığımda uzun süredir okunmayı bekliyordu. Bu duruma da artık bir "dur" demem gerekiyor. Okunacak kitaplar biriktikçe yeni kitap alıyorum. Takıntı gibi bir şey bu sanırım. Geçtiğimiz günlerde bir liste yaptım ve okunmayı bekleyen 66 tane kitabım olduğunu gördüm. Bunların en az yarısı okunmadan yeni kitap almak yok dedim ama bu sözü ne kadar tutabilirim bilmiyorum :)

Kitap, Creedish mezhebinin yaşayan son üyesi olması nedeniyle beklemediği anda tüm ülkenin ilgisini kazanan Tender'in hikayesini anlatıyor. Tender, yaklaşık 10 yıl boyunca psikolojik destek görmüş, 641. balığını besleyen, kendi halinde biriyken -basın ve devletin etkisiyle- bir anda ilgi odağı haline gelir. Artık her konuda onun adına başkaları karar verir. Ne yiyeceği, ne giyeceği, hangi ilaçları kullanacağı, kiminle ne zaman evleneceği, hangi kitapları yazdığı, hangi programlarda ne söylemesi gerektiği... Hiç birine kendisi karar veremez. Çünkü o artık bir mesihtir, Creedish mezhebinin kalan tek üyesidir. Tüketim ve pazarlama çılgınlığına ait düşüncelerin esprili bir dille anlatıldığı, mutlaka okunmalı diyebileceğim bir kitap.

Ayrıntı'dan...
Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama... Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri. Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor... Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı “dış dünya”nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis’e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır...Ve “intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.” Chuck Palahniuk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanının gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü’nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği.

17 Nisan 2010 Cumartesi

İklimler - Andre Maurois

İki ana bölümden oluşan, aşkın insanı nasıl değiştirdiğini anlatan, hüzünlü bir kitap.
İlk bölüm Philippe tarafından yazılan ve genellikle Odile ile ilgili düşüncelerden oluşuyor. Philippe, Odile'i ilk gördüğü andan itibaren etkilenir, onun çevresindeki kadınlardan çok farklı olduğunu düşünür ve aşık olur. Aşkına karşılık bulur ve evlenirler. Belirli bir süre herşey yolundadır. Ancak zamanla değişen düşünceler, kıskançlık, kaybetme korkusu, Philippe'in hissettiği "sadece benim olmalı" düşüncesi ve ailelerin de etkisiyle Odile, evlilikten sıkılmaya ve Philippe'i aldatmaya başlar. Philippe, durumun ne kadar farkında olursa olsun kendince bunu inkar etmeye ve Odile'i savunmaya çalışır. Ancak Odile boşanma isteğini dile getirir, boşanırlar ve Odile kendine sevgisini veren Philippe'den uzaklaşıp sevdiğini sandığı kişi ile yeni bir hayat kurmaya çalışır. Philippe ise Odile'siz hayata dayanamaz ve uzun süren bir hastalık dönemi geçirir. Bu dönemin sonunda ise Isabelle ile tanışır ve evlenir.

Kitabın ikinci bölümü Isabelle tarafından yazılanlardan oluşmakta. Bu ilişkide ise sanki roller değişmiş gibidir. Philippe bir süre sonra Odile gibi davranmaya ve Isabelle'yi aldatmaya başlar. Isabelle ise aynı Philippe-Odile ilişkisindeki Philippe gibi düşünmeye başlar.

Kitap ile ilgili ne düşündüğümü bilemedim. Sanırım bu aralar okumak isteyeceğim tarzda bir kitap değildi. Bu nedenle çok iç açıcı şeyler yazamıyorum. Ama kesinlikle okunmalı sadece zamanlamayı iyi ayarlamalı. Sanırım ben kendim için doğru olmayan bir zamanda okudum bu kitabı :)

15 Nisan 2010 Perşembe

Ali Poyrazoğlu ile Fark Yaratan Bankacılar Semineri

Dün akşam çalıştığım kurumun hazırladığı bir seminer vardı. Konuşmacı Ali Poyrazoğlu olunca seminere katılmak şart oldu tabi :) Çünkü 1 ay kadar önce kitapları ya da oyunları ile henüz tanışamadığımdan dert yanıyordum. Artık sesimi kim duyduysa ya da İmge'nin deyimiyle evrene nasıl bir enerji yaydıysam, çalıştığım yere kadar gelmesini sağlamış oldum :) Seminere gelince; ilk cümlesi itibariyle not almaya başladım ama ikinci cümleden sonra kalemi kağıdı bırakıp o an'ın keyfini çıkartmaya başladım. Çünkü kendisini hem dinleyip, hem anlayıp hem de not almak pek mümkün değildi! Aslında yazılacak çok şey var ama ben en çok etkileyenleri ya da aklımda kalanları paylaşmak isterim.

"Devlet ile Özel Sektör arasında tek fark vardır ; Devlet dairelerinde çalışana sürekli "aman bilgisayarın arkasından çıkma, orada kal, yaratıcı olma, bu şekilde emekli ol" denir. Özel sektörde ise tam tersi " çık o bilgisayarın arkasından, üret, yaratıcı ol, fark yarat" denir. "

"Yaşamda önemli olan cevaplar değil sorulardır."

"Birşey söylenene kadar söyleyene aittir. Söylendikten sonra ise dinleyene aittir. Artık anlattıklarım size ait siz de başkalarına anlatacaksınız" sözünden destek alarak seminerde en çok etkilendiğimiz hikayeyi de paylaşmak istiyorum ; Ali Poyrazoğlu'nun reklam sesi olduğu gsm operatörü için bir reklam yazarı alınacaktır. Gelen yaklaşık 2500 başvuru mektubunun içinden 20 kadar başvurunun seçilmesi planlanır. Tüm mektuplar tertipli, düzenli, pırıl pırıldır ancak bir tanesi buruşmuş, eski sarı zarflardan biridir. Tabi ki zarf dikkat çeker ve açılır. İçerisinde gazeteden kesilmiş harflerle yazılmış bir tehdit mektubu vardır ve şöyle yazmaktadır ; cellocanlarınızdan biri elimizde. Eğer Özlem'i işe almazsanız başına kötü şeyler gelebilir ! Kaçırılan cellocanın gazeteden kesilmiş bir fotoğrafı da mektupta yer almaktadır. İş alımı için bir araya gelen topluluğun hemen ilgisini çeker ve seçilen 20 mektuptan biri olur. Adaylardan ikinci aşama için derin cv istenir. Yine tüm cvler tertemiz A4 kağıtlarda, özenle yazılmış şekilde gelir. Bunların arasında mor kurdele ile bağlanmış bir tane beyaz kutu yer almaktadır. Üzerinde de bir post-it ile "bu Özlem'in cvsidir" yazmaktadır. Kutu merakla açılır tabi. Öncelikle bir kutu çikolata çıkar ve üstünde bulunan not kağıdında "bu okunmuş çikolatadır, bunu yiyen herşeye evet der" yazmaktadır. Tabi herkes şaşırır ve incelemeye devam ederler. Çikolatadan sonra madalyalar çıkar. Özlem'e ait yüzücülükle ilgili madalyalar. Herkes şaşırır, anlam veremez. Madalyalardan sonra ataçlar, raptiyeler, fermuarların olduğu bir kutu çıkar. Ardından cıvıl cıvıl, çiçekli bir mektup. İçerisinde yazanlar ise şunlardır ; Annemle babam boşandı. Bakkal amca bize veresiyeyi kesti, ev sahibimiz bizi evden çıkartacak çok açız lütfen annemi işe alın. İmza ; Özlem'in kızı. Artık merak iyice artmıştır. Herkes kim bu Özlem diye düşünürken kara kalem bir portre çıkar. Bu Özlem'in kendisidir. Cvleri inceleyen grup kutudan çıkanları düşünmeye ve anlamlandırmaya çalışır. Sonunda madalyaların Özlem'in ne kadar dayanıklı olabileceğini, çalışabileceğini anlattığına, ataçlar, raptiyeler ile ilgili kutunun detayları nasıl birleştirebileceğine dair sinyaller olduğuna karar verir ve Özlem'in yaratıcılığına hayran kalırlar. Özlem, planlanandan daha yüksek bir maaşla işe alınır. Bu arada kendisin eğitim aldığı alan reklamcılık değil ziraat mühendisliğidir.

Katıldığım en keyifli seminerlerden biriydi. Emeği geçenlerin yüreği dert görmesin.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Basit Bir Ev Kazası

Oyun, Songül isimli 15 yıllık evli bir kadının, hayata dair hayallerini, yaşadıklarını ya da yaşayamadıklarını anlatıyor. 15 yıldır hiç değişmeyen sakin kocasının kendisini aldatmasını ve buna doya doya ağlamayı isteyecek kadar da çaresiz bir kadın. Songül'ün hikayesi çok tanıdık. Neredeyse her gün karşılaştığımız türden bir hikaye. Ve Günay Karacaoğlu bu karakteri öyle güzel canlandırmış ki izlememek büyük haksızlık olur. Kendisine Yeditepe İstanbul'dan beri sempatimiz vardır. Ancak bu oyunla artık aileden biri gibi hissediyoruz :)

- Hayri !

Oyunun tanıtım yazısı ;

Eğer kocanız 15 yıldır kapıdan hep aynı şekilde giriyor, hep aynı yere çantasını bırakıp klozetin kapağını 15 yıldır açık bırakıp fermuarını koridorda çekiyorsa, hele birde evliliğinizi “Eh! Artık zamanıdır…“ diyerek yapmışsanız emin olun siz de ziyan ve zebil ( ! ) olmuş kadınlar kulubüne üyesiniz.

Aslında Songül, hepimiz kadar cesur aynı zamanda hepimiz kadar ürkek. O en az bizim kadar gerçekçiyken, Merzifon saat kulesinin dibinde romantik bir buluşma hayal edecek kadar da ayakları yerden kesik.Doğal olarak aşksız bir hayatı yaşanmış saymayan Songül, savrulduğu Brezilya dizilerinden, bizi yazmaya çalıştığı romanın kıyılarında dolaştırıp, kara mizah bir kahkaha tufanına götürüyor. Onun kendini aşma serüveni aslında yaşadığımız toplumun kendini aşma serüveninden de çok farklı değil.

Bu nedenle Songül hayatına bizim için komik bir pencere açarken, aşk romanında “Genç ve güzel kadın kırılan gururunu ve onurunu bir kenara bırakıp İspanya’dan Merzifon’a uzanan çileli dans hayatını düşündü.” Hayal ettiklerini hatırladı ve kendi kendine dedi ki. “Artık ben iyi ve muhteşem sevgililer hayal etmeyeceğim. Çünkü bu hayaller sonra hayalete dönüşüyor“ demeyi de ihmal etmiyor.

Bayrak

İzlediğim oyunlar içerisinde beni en çok etkileyenlerden biri. Mükemmel bir kurgusu var kesinlikle ters köşeye yatırıyor. Aynı zamanda çok başarılı ve inandırıcı oyunculuklar var. İzlerken tiyatroda olduğunuzu unutuyorsunuz. Konusunu anlatmak imkansız, izlemek gerek.

*** Canan Ergüder ile Ali Atay'ın kavga ettiği sahne ve sonrasındaki oyunculuk başarısını tarif etmek imkansız. Okan Yalabık ise yine çok başarılıydı. Kendisini Cumartesi günü "39 basamak"ta dün ise "Bayrak"ta izledim. İki oyunun konusu ne kadar farklıysa Okan o kadar başarılıydı. Birinde binbir çeşit komik halde iken diğerinde dışarıdan bakıldığında gayet sakin görünen birinin neler yapabileceğini gösteren o gerilimli havayı inanılmaz derecede gerçekçi yansıtmıştı.***

- ben ? ben yok muyum romanda ?

4 Nisan 2010 Pazar

39 Basamak

Richard Hannay, yaşadığı can sıkıntısından az da olsa kurtulabilmek umuduyla tiyatroya gider. Burada tanıştığı Anabella isimli kadının bir gizli ajan olduğunu ve çok gizli bir görev için İskoçya'ya ulaşması gerektiğini öğrenir. Ancak kadının peşinde olan iki adam buna izin vermeyecektir. Böylelikle kahramanımız Richard istemeden de olsa kendisini 39 basamak isimli gizli görevin içinde bulur. Ve kovalamaca başlar !

Çok hareketli ve keyifli bir oyun. Gerilimin komedi ile birleştirilmesinde komedi baskın çıkmış ve çok başarılı olmuş. Daha oyunun başlarında yer alan "meşhur londra sokak lambaları" altındaki iki adam halleriyle ne kadar keyifli bir oyun izleyeceğimizin sinyalini verdiler :) Sonrasında dekorların sahneye gelişi, yer değiştirmesi, Hitchcock ustaya yapılan saygı duruşu, filmlerine yapılan göndermeler, Richard ve Pamela'nın kaçış sahnesinde karşısına çıkan doğal engeller :) ve finalde kar yağışı sahnesi.Hepsi gerçekten çok başarılı ve keyifliydi. Oyuncuların enerjisine ve sahnede aldıkları keyfe özenmemek elde değildi.

" Yahu bu oyunun kadrosu dört kişi değil miydi ?"

" Doğru mu efenimmm ? Doğru efenimmmm"

" Bu ne ?
- Rüzgarda yuvarlanan dikenli çalı!"


* * *

Testosteron

Şarkıcı gelin ve ünlü biyolog damadın nikahı esnasında en önemli an gelmiştir. Damat "Evet" der ancak gelin " hayır, gönlüm başkasında" diyerek aslında olayla hiç ilgisi olmayan, orada görev amacıyla bulunan bir gazeteciyi gösterir. Tabi biz bu detayları aslında nikah sonrası eğlenmek için kapatılan ancak şimdi farklı bir amaçla bir araya gelinen barda erkeklerin kapışması esnasında öğreniriz.

Öncelikle Tarantino'nun kült film mertebesine ulaşan filmlerinden Rezervuar Köpekleri'nin bir sahnesini izlemeye başlıyoruz. Ardından barın garsonunun bir çatal ile mücadelesi. (Açıkcası garsonla çatal arasında yaşanan kavgayı daha doğrusu oyuna katkısını çok anlamadım diyebilirim. Karşısındakine bir çatal değil de sevgilisiymiş gibi davranıyordu ve ilişkilere bakış açısını, tavrını özetliyor gibiydi bu kadarına tamam ama çok uzatılmamış mıydı?) Ancak aniden bir kargaşa başlıyor ve içeri kavga eden birkaç erkek yani beklenen düğün kafilesi giriyor :) Ve oyun bundan sonra başlıyor...

Oyun eğlenceli, konu hepimizin dertli olduğu bir konu, oyunculuklar başarılı (Hepsi çok çok iyiydi ama Onur Ünsal daha bir dikkat çekiciydi sanırım.) yani aradığınız herşeyi fazlasıyla bulabileceğiniz keyifli bir oyun.

2 Nisan 2010 Cuma

Günün Notları

* * *
İşyeri beni bu aralar o kadar yordu ki dayanamayıp yıllık izin aldım, önümüzdeki 9 gün boyunca sadece ve sadece kendime zaman ayırmak, bol bol uyumak, en az 15 film izlemek, en az 5 kitap okumak ve en az 5 oyun izlemek istiyorum...
* * *
Bu aralar Demir Demirkan'dan Aşktan Öte şarkısını dinliyorum. Tavsiye ederim.
* * *
Yaklaşık 1,5 aydır tiyatroya gidememenin eksikliğini -fazlasıyla- hissediyorum. Bu ay için (tiyatro festivali hariç) 11 oyuna bilet aldım, sabırsızlıkla 1,5 ayın acısını çıkartmayı bekliyorum :)
* * *
Sanki boş zamanım varmış gibi 2 aylık bir kursa yazıldım; Psikodrama. Bu hafta başlıyor, bakalım nasıl geçecek ?
* * *
The Cranberries için biletimi aldım. Sırada Gotan Project, Massive Attack ve Yann Tiersen var. Yaz gelsin artıkkk :)
* * *
Bilet deyince aklıma geldi tekrar söyleyeyim istedim ; Biletix'in müşterilerine yaklaşımı, sunduğu hizmet ! ve bu hizmete karşılık ödemek zorunda bırakıldığımız hizmet bedelinden ! nefret ediyorum.
* * *
Mavi Jeans'e uğramak ve İstanbul temalı t-shirtlerinden almak istiyorum ( özellikle kırmızı ).
* * *
Daha çok yazmak istiyorum ama mola bitti çalışmaya devam :)
* * *

1 Nisan 2010 Perşembe

Ödül

Blog dünyasında bana ilk mim'i gönderen Sevgili Sinem ( Sanat Notları ) ilk blog ödülümü de göndermiş. Kendisine çok çok teşekkür ederim.

Ödülü haketmek için yapılması gerekenler ise şunlarmış ;
* Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
* Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
* Ödülün logosunu yayınlayın.
* 7 yaratıcı blogger ödüllendirin.
* 7 blogun linkini yayınlayın.
* Ödüllendirdiklerinizi haberdar edin.
* Kendiniz ile ilgili 7 ilginç şey yazın.


Eğer kabul ederlerse bu ödülü ; Zeynep, Ceyda, İmge, Eda, Noni, Komançi ve Saadet'e göndermekten mutluluk duyarım :)


İşin en zor kısmı 7. madde :) İlginçlik "kime göre neye göre" ( bkz: ekşi sözlük) bir kavram olduğu ve aklıma ilk gelenleri yazmaya çalışacağım için herkese ilginç gelmeyebilir. Şimdiden uyarayım :)

1 - Çok sabırlıyım. Hatta gerekenden fazla derecede sabırlıyım. Karşımdaki insanları hasta edecek kadar sabırlıyım :)

2 - Dengesizim. Evet evet bildiğin dengesiz :) Sürekli değişiklik gösteren bir hal içerisindeyimdir :) Mutluyumdur ama 30 saniye sonra sebepsiz hüzünlenir, surat asarım.

3 - Şakalardan nefret ederim. Başkasına yapmam, bana yapılmasına ( elimden geldiğince ) izin vermem, hatta gözümün önünde başkasına yapılmasına bile sinir olurum. Özellikle de -umut verici / hayal kırıklığı yaratan - şakalardan nefret ederim. Yani bugun benim için pek hoş bir gün değil :)

4 - Duygularımı yazıyla ifade etmekte çok zorlanırım. (Hatta bu durumu biraz olsun aşabilme umudu ile blog açtığımı söyleyebilirim.)

5 - Arşiv yapmaya bayılırım. Kitaplarım, filmlerim, kitap ayraçlarım, fotoğraflarım, gittiğim konserlerin ya da izlediğim oyunların biletleri, Kinder Sürpriz Yumurtadan çıkan oyuncaklarım vs...

6 - Küpe takmayı çok severim. ( Bu ilginç bir özellik değil biliyorum :)) Her gittiğim yerden küpe almak gibi bir takıntım vardır. Gittiğim gezdiğim yerlerde önce küpe satan bir yer arar ve bulurum :)

7 - Tiyatroda bir oyun izlerken çok heyecanlanırım. Sanki sahnede ben varmışım gibi :) Oyunculardan biri repliğini unuttuğunda sanki ben unutmuşum gibi utanır, kızarırım :) Belki de bu yüzden sahnede alkışlanan değil alkışlayan durumundayım :)

* * *

27 Mart 2010 Cumartesi

Dublörün Dilemması - Murat Menteş

Bu kitabı neden ya da kimin tavsiyesi üzerine aldığımı hatırlamıyorum. Sanırım afili filintaları farketmem üzerineydi. Gerçi tam tersi kitap sayesinde afili filintaları farketmiş de olabilirim. Neyse. Sebebini bilmesem de iyi ki almışım diyorum. Şu aralar işyerinden, ağrılardan, sağlıkla ilgili endişelerden, sorunlardan bıkmış, bunalmış, gereksiz yere çok çalışan, stresli ve yorgun bünyeme o kadar iyi geldi ki anlatamam.
Kitabın konusunu anlatmak biraz zor ayrıca kitabı okumayanlar için alınacak keyfi de azaltabilir. Fazla spoiler vermeden bişeyler yazmaya çalışayım. Nuh Tufan ve İbrahim Kurban isimli kahramanlarımızın fazla zeki olmaları ve bunu iyi yönde kullanmamaları sonucunda yaşadıklarının ve yollarının kesiştiği karakterlerin ( Ferruh Ferman, Dilara Dilemma, Habip Hobo...) anlatıldığı, bol aksiyon, heyecan, aşk dolu bir kitap. Murat Menteş'in karakterlerine verdiği isimlere, uslübüne, hayalgücüne, ifadelerine ve kelime oyunlarına bayıldığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Kitabı okurken sanki heyecanlı bir film izliyormuş gibi hissediyorsunuz :) Aslında konusu ve yazılanlar absürd ve gerçekçilikten biraz uzak ama okurken aldığınız keyif bunu sorgulamanızı engelliyor. ( En azından benim için öyleydi.) Kitabı okumayan -benim gibi- geç kalmış bünyelere şiddetle tavsiye ederim. Hatta risk almak istemeyip şüpheci yaklaşanlara kitabı -memnuniyetle- hediye edebileceğimi de belirtirim :))

* * *
- Hayatının geri kalanını birisiyle birlikte geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını dilersin.

- Hedefe ulaşan, herşeyi ıskalar!


* * *

18 Mart 2010 Perşembe

Dövüş Kulübü - Chuck Palahniuk


Kitabı ikinci kez okuyorum, filmini de uzun süre önce izlemiştim. Ama kitap ile ilgili yorum yapamıyorum çünkü ne desem yetersiz kalacak ve kitabı olması gerektiği gibi yansıtamayacak. Sadece (mutlaka ama mutlaka) okuyun (ardından da hala izlemediyseniz filmi izleyin) diyorum.

Kitaptan ;

...İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.

* * *
...Sanki Tyler'ı değil de, bu dünyada yolunda gitmeyen her şeyi un ufak etme şansını en sonunda yakalamış gibi hissettim kendimi. Kuru temizleyiciden yaka düğmeleri kırılmış olarak dönen gömleklerim. Hesabımın yüz dolar eksiye geçtiğini söyleyen bankam. Bilgisayarımı açarak DOS yürütme komutlarımı kurcalayan patronum. Ve Marla Singer, dayanışma gruplarımı benden çalan kadın. Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmemişti, ama hiçbir şeyin önemi yoktu.

* * *
"Eğer ne istediğinizi bilmezsen" diyor kapıcı, "bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş."

* * *
Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı, ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.Onları köleleştirerek, bu insanlara özgürlüğün ne demek olduğunu göstermek zorundayız. Onları korkutarak, cesaretin ne olduğunu göstermek zorundayız.

* * *

17 Mart 2010 Çarşamba

Los Abrazos Rotos

Mateo, başarılı bir yönetmendir. Ancak geçirdiği bir kaza nedeniyle görme kaybı yaşar ve yeni yaşamında yeni ismi -Harry- ile senaryolar yazarak hayatına devam etmektedir. Sürekli yanında olan ve ona yardım eden Judit ve oğlu Diego aynı zamanda en yakın dostlarıdır. Bir gün Ray x isimli biri kapısını çalar ve birlikte bir belgesel çekmek istediğini belirtir. Ancak Harry bu işi kabul etmez çünkü kendisini Ray x olarak tanıtan bu adam geçmişten gelen biridir ve unutulmak istenen anıları canlandırır.

Almodovar'ın klasik dokunuşlarının olduğu başarılı bir film. ( Tamam kabul ediyorum yönetmenin filmografisinde diğerleri kadar etkileyici değil ama yine de izlenebilir. ) Özellikle ; domatesin üzerine düşen gözyaşı, röntgen, sinir krizinin eşiğindeki kadınlar filmine yapılan gönderme ve Harry'nin elleriyle Lena'nın ekrandaki görüntüsüne dokunması çok etkileyici sahnelerdi.

15 Mart 2010 Pazartesi

Her Şey Aydınlandı - Jonathan Safran Foer


Karışık bir kurgu ile yazılmış bir kitap olduğunu söyleyip baştan uyarayım. ( Hayır bu olumsuz bir özellik değil lütfen yanlış anlaşılmasın :) Kitapta geçmiş ve şimdiki zamanın paralel anlatımı var. Şimdiki zamanda yer alan kahramanlarımız köklerini aramak için yollara düşmüş olan Jonathan, ona rehberlik eden genç Alex ve dedesi Alex. (Gerçi Sammy davis jr. jr'ı da unutmamak gerek. ) Kitabı iki bölüm şeklinde düşünürsek ilk bölüm gayet eğlenceli ancak 2. bölümde eğlence yerini hüzüne bırakıyor. Kitap aynı zamanda filme uyarlanmış. En kısa sürede filmi de izlemeyi umuyorum.

Tam adım, Alexander Perchov. Ama tüm arkadaşlarım bana Alex der çünkü bu, tam adımın söylemesi daha kısa halidir. Annem bana ‘Alexi-delirtme-beni!’ der çünkü hep delirtirim onu. Onu neden delirttiğimi merak ediyorsanız söyleyeyim: çünkü sürekli arkadaşlarımla bir yerlerdeyimdir ve feci nakit saçıyorumdur ve bir anneyi delirtecek daha bir sürü şey yapıyorumdur. Babam, yazın bile kafamdan çıkarmadığım kürk yüzünden bana Şapka derdi. Bunu kesti çünkü ona, bana böyle demeyi kesmesini emrettim. Kulağıma çocukça geliyordu ve ben kendimi daima çok iktidarlı ve üretken bir erkek gibi görmüşümdür. Çok, çok kızım var benim, inanın ve hepsi beni başka isimle çağırır. Bir tanesi bana Bebeğim der; bebek olduğumdan değil, bana baktığı için. Bir diğeri bana Gece Boyu der. Neden böyle diyor, söyleyeyim mi? ( syf.7 )

* * *
Ayıplı tefeci Yankel D, o akşam bebeği evine götürdü. Geldik, dedi, işte ön basamak. İşte burası. Bu, senin kapın. Ve işte bu tuttuğum da senin kapının tutamağı. Ve işte, eve geldiğimizde ayakkabıları buraya koyarız. İşte, ceketlerimizi buraya asarız. Bebekle anlayabilirmiş gibi, asla yüksek ses veya tekli heceler ve saçma sapan sözcükler kullanmadan konuştu. Seni beslediğim bu şey, süttür. Süt, bir gün tanışacağın sütçü Mordehay’dan gelir. O da sütü inekten alır. İnek, düşündüğünde çok tuhaf ve asap bozucu bir şeydir, o yüzden inek üstüne fazla düşünme… Yüzünü okşayan bu şey, benim elimdir. Bazı insanlar sağ elini, bazıları sol elini kullanır. Sen hangisisin henüz bilmiyoruz çünkü orada öylece oturup işleri bana bırakıyorsun… Buna öpücük denir. Dudaklar yapıştırılıp bir şeyin üstüne, bazen bir yanağa, bazen başka dudaklara, bazen başka şeylere bastırıldığında olan budur. Öpülen, duruma göre değişir… Bu, benim kalbimdir. Sen ona sol elinle dokunuyorsun; bunun nedeni solak olman değil ki öyle çıkabilirsin, sol elini tutup kalbime bastırmamdır. Şimdi duyduğun benim kalp atışlarımdır. Beni hayatta tutan budur. ( syf. 51 )

* * *
- Sana Lutsk'tan birkaç kitap getirdim, dedi.

Brod, ağır çantayı alırken " bunları almaya gücümüz yetmez" dedi. Yarın hepsini iade edeceğim.

- Ama bunları almamaya da gücümüz yetmez. Hangisine daha fazla gücümüz var ? Almaya mı almamaya mı ? Bana göre her halükarda zarardayız. Benim yolumdan gidersek, en azından kitaplı zarardayız. ( syf. 93 )