31 Ağustos 2016 Çarşamba

Ağustos Notları

Temmuz’dan bugüne yazmamışım hiçbir şey, huzurlarınızda kendimi kınıyorum ve kendime laflar hazırladım. Ama çok geçerli bir sebebim var, sıcak hava. Sevmiyorum, sevemedim, sevemeyeceğim. Ekşi sözlükte sürekli yerden yere vurulan soğuk hava, yağmur ve kar seven insanlardan biriyim ben, yaz olduğunda hele İstanbul yazında rahat nefes almam kolay olmuyor. Bu nedenle de yapılacak her şey “ya ona Ekim’de gideriz daha güzel olur” ya da “aaa bence onu sonbaharda yapalım” ya da “ay orası sarı yapraklar eşliğinde daha güzel fotoğraflanır” gibi türlü cümlelerle ertelenir, ertelendi. Eylül de iyidir de ben Ekim’i çok severim. Havaların soğumaya başlaması ve yağmurlu günler yetmezmiş gibi bir de Filmekimi heyecanı, tiyatro sezonu, konserler başlar. Pek güzel olur.

Sıcak havaya olan nefretimizi ve soğuk günlere duyduğumuz özlemi de dile getirdiğimize göre bir Ağustos günlüğü yapabiliriz sanırım.

Efendim Ağustos ayının pek güzel günleri oldu elbette. Bunlardan iki tanesi ise kişisel günlüğümüzde yer bulmayı fazlasıyla hak etmekte. Birincisi, karşılaştığım an için şükürlerimin hiç bitmediği o güzel adamın doğum günü idi. Elimden geldiğince sürprizli olması için uğraştığım, çocuklar gibi şen kahkahalar attığımız, güzel bir gün oldu. Umarım çok daha güzellerini de yaşarız birlikte.


Diğeri ise 29 Ağustos günü yani onunla karşılaştığım, elini tuttuğum günün yıldönümü idi. O gün bir önceki yıl gittiğimiz yerlerde dolaşıp geçirdiğimiz günleri, biriktirdiğimiz anıları hatırladık birlikte. Nicelerini hatırlamak dileğiyle.

Bu ay başka neler yaptık? Öncelikle en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Woody Allen’ın filmini izledim sinemada. Cafe Society kesinlikle keyifli bir filmdi.

Güzel kitaplar okudum. Hatta okurken bu kitap ile ilgili bloğa da yazayım diye düşündüğüm kitaplardı. Ancak yine üşengeçliğime yenildiğim için bu yazıda bahsetmek istedim. Tek Başına Bir Adam, Gökdelen ve Middlesex’i hala okumadıysanız tavsiye ederim efem.

Bu ay çok gezemedik ama mini bir Kuzguncuk turu ile Gülhane’de kahve ve kitap keyfi yapma şansını yarattık. Kuzguncuk sevimli bir yer, bol bol da fotoğraf çekilesi ancak yeteri kadar zaman ayıramadık. Yine de sokaklarını dolaşmak, iskele tarafında yer alan çay bahçesinde oturup simit yerken İstanbul’u seyretmek, kafelerinden birinde yorgunluk kahvelerimizi içmek, kedileri ile sohbet etmek güzeldi.



İstanbul’da en sevdiğim yapılardan biri Galata Kulesi’dir. Her fırsatta sanki ilk kez görüyormuş gibi hayran hayran izler, fotoğrafını çeker ve karşısına geçip kahvemi içerim. Bu fotoğraf da öyle bir günden. Bir de hep hatırlamak istediğim anlardan…


Efendim Ağustos haberleri böyle. Yeni sezon için de bir şeyler yazmak istedim ancak iç açıcı olmayan haberler aklıma geldi ve vazgeçtim. Umarım tüm aksiliklere inat güzel bir sezon olur kültür sanat için.

31 Temmuz 2016 Pazar

Günün Notları


Temmuz ayının geride kalmasını fırsat bilen kahramanımız yeni bir yazı için pc başına geçmişti!

Her Cumartesi blog yazmak için heveslenip üşengeçliğime yenik düşüyorum. Gündem de etkiliyor elbette. Neyse lafı uzatmadan Temmuz ayını özetleyelim bakalım.

- Efendim ayın ilk günleri bayram olması nedeniyle sakinlerinin yarısının tatile gitmesini de fırsat bilerek İstanbul’un tadını çıkartmaya çalıştık. Öncelikle Emirgan Korusu’nda bir piknik yaptık. Ben piknik yapmayalı kaç yıl oldu bilmem. Gitmeden önce sözlük ve bloglarda okuduğumuz yorumlar hep kalabalıktan şikayet etmekteydi ancak şansımıza gayet sakin bir günde oradaydık. Sıcağa rağmen güzel bir gündü.


- Kadıköy’ün en az bildiğim yerlerindendir Yeldeğirmeni. Swarm hareketleri ve diğer sosyal medya kanalları sayesinde açılan kafeleri, çekilen fotoğrafları görüp heveslenirdik. Bayram tatilini değerlendirirken orayı da es geçmedik. Sokaklarını gezip bolca fotoğraf çektik. Merak ettiğim birkaç mekandan biri olan Garda Cafe’de kahvelerimizi içtik. Mekanı özellikle paylaşmak istedim çünkü çok sevdim. İçi Haydarpaşa Garı gibi, dışarısı bol esintili ve sakin bir mekan. Kadıköy’de sıkça uğrayacağımız yerlerden olacağı kesin.


- Yeldeğirmeni turu sonrasında yorgunluk atmak ve serinlemek için Nazım Hikmet Kültür Merkezi içindeki Piraye Cafe’deydik. Kardeşim de bize katıldı. Fotoğraf o günü hatırlatsın diye burada.


- Bu ay güzel filmler izledik sinemada. The BFG, Remember ve Jason Bourne bu ayın filmleriydi. En çok Remember’ı sevdim, yaşasın Başka Sinema!

- Temmuz ayının bir haftası akşam vardiyasında geçti. Sabah saatlerinde Kanlıca’da sevgiliyle buluşmak, mis gibi deniz havası almak pek güzeldi.

- Bu aralar balkonunu bir seraya dönüştüren ve bu işi de gayet iyi yapan sevgilim bana da bir saksı kekik getirdi. Şimdi balkonda mis gibi kokan bir saksı kekiğim oldu. Baktıkça gülümsüyorum.


- Kitap okuma hızıma geri döndüm şükür! Üşengeçliği yenebilirsem bu aralar okuyup sevdiğim kitaplardan bahsetmek istiyorum yakında.

- Temmuz’da sıcağın ve ülkede olanların etkisiyle çok hareketli ve keyifli olamasak, istediğimiz kadar gezemesek de boş da geçirmemişiz sanki.

Bizden haberler böyle, sizin keyfiniz yerindedir umarım.

22 Temmuz 2016 Cuma

Bayram Günü Gibi Gelen



Bir yıl önce bugün hem de tam şu anda hayatıma girdin. Önce direndim çünkü çok yaralıydım. Sen hayatıma bodoslama dalmışken ve ben daha yeni açılan yaraları kapatamamışken seni nasıl kabul edebilirdim? Sırf bu nedenle her söylediğin güzel şeyi görmezden gelip olumsuzluklara boğdum seni. Duvarımı yükselttim ama yeni tuğlalar örüldükçe daha hızlı tırmandın yukarı ve en sonunda sözde sığınağımı ele geçirdin. Ve o ana milyonlarca kez şükürler olsun. İyi ki sabretmiş ve çaba göstermişsin. Haftalar boyunca beni kırmadan, ısrarcı olmadan, sadece bekleyip yanımda olarak sabretmeyi seçtiğin, bu kadar güzel düşünen bir adam olduğun için binlerce kez şükürler olsun.

Ben hiçbir zaman illa biri olsun hayatımda demedim. Ben hep insanlara göre en zorunu istedim. 29 Ağustos 2010 günü bir yazı yazdım ve bir adam diledim. Okuyan çoğu insanın söylediği bunun olamayacağına dair şeylerdi. Buna rağmen 21 Temmuz 2015’e kadar umudumu korudum ama o gün yıkıldı hepsi. İlk kimin söylediğini bilmediğim bir söz vardır “çok istenen şeyler ancak vazgeçtiğinde olur” diye. Hakikaten öyle oldu, vazgeçme eşiğine ulaştıktan bir gün sonra girdin hayatıma!

Hayır, 5 yıl sonra geldiğin için kızacak ya da isyan edecek değilim. Tam tersi, bir şansım daha olsa aynı acıları çekip, bekledikten sonra yine ona kavuşacaksın deseler “hepsine varım” derim. Eninde sonunda sana kavuşacağımı bilmek yeter benim için.

Güzel adam demeye doyamadığım adam, seni çok seviyorum. Daha ilk tanıştığımız andan itibaren sevdim seni, gün geçtikçe şekli değişti. 1 yılda hem sevgilim, hem en iyi arkadaşım hem de vazgeçilmezim oldun ve daha bir sürü şey.

Madem burası kişisel tarihimizi not aldığımız yer, bu da burada olsun. Ben düşüncelerimi sana söylemekten hiç vazgeçmem ama okudukça da gözlerimiz dolsun.




(Başlık Kalben'in Sadece isimli şarkısından esinlenmedir.)

1 Temmuz 2016 Cuma

Günün Notları

Yazın bunaltıcı günlerinde hareket etmek istemeyen parmaklarım yağmuru ve serin esen rüzgarı değerlendirebilmek adına işe koyuldular. Arayı çok açmadan buradayım efendim, biraz da gündemden kaçabilmek için. Gönül daha kısa sürede yazmak isterdi ancak üşengeçliğim sakladığım bir gerçek değil biliyorsunuz.


- Nisan ayından bugüne kadar olan kısmı özet geç derseniz kitap, konser ve Game of Thrones derim.

- Mayıs ayında pek sevdiğim İstanbul Tiyatro Festivali vardı. Esasında üç oyuna bilet almıştık ancak yalnızca bir tanesini izleyebildik, Aslan Asker Şvayk. Sermet Yeşil’in başrolde olduğu oyun için biletleri sadece kendisini sahnede izleyebilmek adına, oyunun konusuna dahi bakmadan almıştım. Ancak oyun da Sermet Yeşil de bizi mutlu etti efem. Eskişehir ŞT tarafından sahnelenen bu oyun olur da bir yerde karşınıza çıkarsa izleyiniz.

- Bildiğiniz gibi sevgili ile ayda bir kez temiz hava, deniz, rüzgar ve bol gıda içerikli bir yer seçip orayı geziyoruz. Bu kez istikamet Poyrazköy idi. Küçük bir yer esasında. Genelde yüzmek isteyenlerin kaçış noktası ancak biz sadece fotoğraf çekmek için oradaydık. Gezecek ve yazacak çok fazla yeri yok. Kaleden kalma kalıntılar, sahildeki balıkçı tekneleri ve tepede yer alan çay bahçesi en çok zaman geçirdiğimiz yerleriydi. Çay bahçesinde içtiğimiz çay ve yediğimiz gözlemelerin tadı damağımızda.


- Aylık kaçışlarımızdan birini de Sarıyer için kullandık. Önce merkezi dolaştık, Sarıyer Börekçisi’nde meşhur böreklerinden tattık. Ardından sahil boyunca yürüdük. Hava sıcaklığı zaman zaman bunaltsa da genel olarak halimizden memnunduk. Yolda biraz olsun ferahlamak için Beyoğlu gazozu içtik. Ben tadına bayıldım, tavsiye ederim. Yürüyerek ve elbette fotoğraf çekerek Kireçburnu’na kadar geldik. Meşhur Kireçburnu Fırını’nda şansımıza yer vardı, oturup birer yorgunluk kahvesi ve limonatası içtik. Ben burayı çok sevdim, tekrar gitmek istiyorum kesinlikle.


- Kadıköy’ü pek ihmal etmiştim bu aralar. Kardeşim ve sevgilimle birlikte bir Cumartesi akşamı hasret giderdik. Ben çalıştığım için akşam saatlerinde ulaşabildim ama onlar benden önce başlamıştı keyif yapmaya. O akşam Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin sembolü haline gelen Piraye Kafe’de oturduk. Eskiden bu kafeye İngilizce kursundan çıkıp gelir, ağaçların gölgesinde ve tatlı bir esinti eşliğinde çayımızı içer ve ders çalışırdık. Ancak şu an pek mümkün değil. Kafenin sandalye ve masa sayısı artarken huzuru azalmış.

- Aynı akşam Moda Çay Bahçesi’ne de gittik. Ben defalarca önünden geçmiş olmama rağmen daha önce oturmamıştım burada ancak manzarasının güzelliğini görüyordum. Keşke manzaranın güzelliği çalışanların yüzüne de yansımış olsaydı. Yine de sakin günlerinde kitap okuyup çay içmek için ideal bir yer.

- İsmini çok duyup önünden defalarca geçtiğim halde daha önce uğrayamadığımız Zencefil Cafe’ye gittik. Fekat efendim o ne güzel mekan o ne tatlı detaylar!


- Uzun zamandır aklımızda olan Uzun Boğaz Turu’na da gidebildik nihayet! Eminönü’de yer alan iskeleden biletlerimizi aldık. Kişi başı bilet fiyatı 25 TL. En güzel tarafı uzun vapur yolculuğunuzu eski tip vapurlarla yapıyor olmanız. Biraz uzun sürüyor belki ama kesinlikle keyifli. Hele bir de dışarıdaki bölümlerde yer bulduysanız şanslısınız! Biz öyleydik. Çayımız, çikolatamız, rüzgar, fotoğraflar ve deniz kokusu eşliğinde yaptık yolculuğu. Anadolukavağı’na vardığımızda yorulmuştuk o yüzden kaleye çıkmadık merkezde gezindik ve fotoğraf çektik. Önce balık ekmek yiyebilecek bir yer bulduk. İskele’nin hemen önünde yer alan ve sizi çene zoruyla içeriye sokmaya çalışan mekanlara inat küçük ama güzel bir yer bulduk, Köşem Balık diye geçiyordu sanırım adı. Burada balık ekmeklerimizi, midye tava ve patatesimizi gayet uygun bir hesap karşılığı ve keyifle yedikten sonra ara sokaklara daldık. Bolca fotoğraf çekip dükkanları dolaştık. Normalde her gittiğimiz yerden magnet alırız ancak buradaki magnetler maalesef çekici gelmedi ve elimiz boş döndük. Ardından yorgunluk kahvesi içip fırından yol için atıştırmalık alarak vapura geri döndük. Daha serin bir havada tekrar gidip kaleye de çıkmak planlarımız arasında.



- Bildiğiniz gibi sevgili ile her fırsatta bir fotoğraf makinası satın alıyoruz! Bu kez ailemizin yeni üyesi bir halfframe kamera. Kendisini ve verdiği fotoğrafları pek sevdik.

- Geçtiğimiz günlerde Sigur Ros konserini izledik. Zorlu’da olmasa daha keyifli olabilirdi sanırım, sanki bir uyumsuzluk vardı mekanla müzik arasında.

- Bu aralar film izleme konusunda pek tembeliz. Belgica ve Me Before You izledik. İkisi de fena değildi.


Sanırım yoruldum! Kısa sürede görüşmek üzere.

25 Nisan 2016 Pazartesi

Resim Müzesi

Efendim merhabalar.

Gaz verenim sağolsun bir şunu yedik buraya gittik yazısıyla daha karşınızdayım.

Bugün rotamız Beşiktaş idi. Muhtemelen bunun için mi bu kadar tantana ediyorsun diye geçti içinizden gözümden kaçıyor sanmayın ama geçmesin çok ayıp! Hem çok da güzel bir gündü!
Güne sıkı bir kahvaltı ederek başladık. Daha önce bir yazımda yılın ilk günü tesadüfen bulduğumuz yer olarak bahsetmiştim. (Yazar burada eski yazıyı aramaya üşendiği için uzun bir cümle kurmak ve parantez içi açıklama yapmak zorunda kalıyor.)

Aman efendim pişiler mi dersin, patatesler mi, çeşit çeşit peynirler mi? Hepsi pek güzeldi. Bir de mekana henüz birkaç kez gitmiş olmamıza rağmen bizi tanımaları ve şekersiz çay içtiğimizi bilmeleri çok hoşuma gidiyor. Bunlar güzel şeyler. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Mephisto’ya uğrayıp kitaplara bakındık. Evet doğru tahmin ettiniz ben yine içi kitap dolu bir poşetle çıktım dışarı. Canım Etgar Keret’in ve henüz kitaplarıyla tanışma fırsatı bulamadığım ama çok merak ettiğim Sezgin Kaymaz’ın yeni kitabını aldım.

Sonrasında istikametimiz Resim Müzesi idi. Daha önce Deniz Müzesi’nde fazla zaman harcadığımız için giremediğimiz ama çok merak ettiğimiz bir müzeydi. Bugünü oraya ayırdık. Önce bahçesinde gezinip biraz fotoğraf çekip ardından Boğaz manzarası ve vapur sesleri eşliğinde dinlenip enerji depoladık. Sonrasında ise müzeyi gezdik. Efendim müze çok güzel, içindeki resimler enfes, özellikle bir ressamın eserleri ile tanışıp çok sevdik, adı Ivan Konstantinoviç Ayvazovski. Daha önce resim müzesinde ismini bile bilmeden bir resmini çok beğenip ayracını almıştık. Bugün çok daha fazla eserini görme şansımız oldu. Elbette bütün müze sadece bir ressamın eserlerinden oluşmuyor ama favorimiz olduğu için özellikle yazmak istedim.


Müzenin kafesi ve hediyelik eşya mağazası da var. Ürünler çok çeşitli değil ama elimiz boş çıkmadık. Resimlerine bayıldığımız ressamın birkaç eserinden oluşan bir kartpostal defteri vardı hiç düşünmeden aldım elbette! Kafesi de pek sakin ve bahçe gibi manzarayı gören tarafta. Burada oturup kahvelerimizi içerek dinlendik.

Müze ile ilgili tek olumsuz yorumum olacak o da çalışanları! Güvenlik görevlileri güvenlik işinin sanırım sadece fotoğraftan ibaret olduğu düşünüyorlar. Gerçi bu konuda bile pek başarılı değiller. Elinde telefon ile fotoğraf çeken onca insan varken boynumuzda asılı Canon yüzünden bizi hedef aldılar! Sürekli ve azarlar tonda fotoğraf çekmenin yasak olduğunu dile getirdiler. Bu yine neyse diyerek geçtiğimiz bir olay ama alt kattaki abimiz işi biraz daha ileriye götürüp, muhteşem İngilizcesi ile bizi resimlere yaklaştığımız taktirde çalacak olan ve polis alarmı olduğunu belirttiği aletlerle korkuttu! Eee polis gelirse ne olur ve resimleri çantaya mı tıkıştırıyor ya da üzerine ismimizin harflerini mi kazıyoruz şeklindeki sorularımız ise yanıtsız kaldı! Ayy yine sinirlendim. Neyse diyerek geçelim bu konuyu. Bunun dışında kesinlikle çok keyifli bir geziydi.

Efendim benden haberler böyle, gelecek yazıda görüşelim.

22 Nisan 2016 Cuma

Festival Güncesi


Efendim bir festival haftasını daha geride bıraktık, gelmesi için aylarca bekleyen bünyelerimize bu kısacık festival süresi yetmiyor tabi ama ne yapalım en verimli şekilde değerlendirmek şu an için tek çaremiz. Yılın kalanında Başka Sinema yetiyor sağolsun!

Evet ne diyorduk? Efendim bildiğiniz gibi en bi sevdiğim etkinlik İstanbul Film Festivali. Ancak buna sebep olan sadece filmler değil. Benim için o hafta sadece keyifli şeylerin yapıldığı, izin alınarak işten uzaklaşılan bir süreç. Yani mevzu sadece film izlemek değil.

Bu sene 10 tane film için bilet aldık, elbette bu sayıya ulaşmak çok zordu çünkü başlangıçta izlemek istediğimiz çok daha fazla film vardı. Ben çoğunlukla mızıkçılık yapmak için uğraşsam da aklı başında bir birey olan sevgili insanı beni sakinleştirerek filmleri azaltmam konusunda yardımcı oldu! (Kendisinin festival yazısına da şuradan ulaşabilirsiniz.)


9 Nisan Cumartesi önce bir çay içip kendimize gelerek başladık güne. Ardından Antidepresan bölümünden Florida isimli filmi izledik. Film genel olarak keyifli fakat yer yer hüzünlüydü. Bir sonraki filmi bekleme süresini değerlendirebilmek adına Moda’da yer alan Walter’s Coffee’ye gittik. Mekan muhteşemdi fakat buzlu çikolatasını sevmedik. Keşke kahve içseydik! Ardından Moda’da biraz dolaşıp kursağımızda kalan hevesimizi ödüllendirmek adına dondurma hüplettikten sonra diğer filmimize koşturduk. İsmi Apartman Hikayeleri (Asphalte/Macadam Stories) olan bu filmi ben pek sevdim. Filmden sonra ilk durağımız Mephisto idi elbette. Yine dayanamayıp iki kitap aldım!

10 Nisan Pazar günü tek filmimiz vardı, benim daha önce kitabını okuduğum ve pek merak ettiğim Hitchcock/Truffaut. Öncesinde Mosquito Cafe’de güzel bir kahvaltı yapıp filmi izlemek üzere Rexx Sineması’na koşturduk. Bu belgeseli pek sevdiğimi hatta kitabı yeniden okuma isteği ile dolduğumu da belirtmek isterim. Filmden sonra Kadıköy’ün meşhur kahvecisi Fazıl Bey’in yerini merak eden sevgiliyi daha fazla merakta bırakmamak adına kahve içmeye götürdüm. Kahvelerimizi içip Acıbadem Kurabiyemizi yerken gözümüze dolan güneş ışıkları eşliğinde akıp giden sokağı izlemek pek keyifliydi.

Bir sonraki filmimiz yine bir belgesel olan Ben Belfast’ım idi. Çekim tarzı farklı ve dikkat çekiciydi. Sevdiğimizi söyleyebilirim. Filmden sonra banyoyu bekleyen filmlerimizi bırakmak için Sirkeci’ye gittik. Buraya kadar gelmişken Sirkeci Garı’na gidip fotoğraf çekmeden olmaz dedik. Ardından yemek için Filibe Köftecisi’ne gittik. (Daha önceki yazıda bahsetmiştim ama yine dile getirmek isterim. Sirkeci’de yer alan Filibe Köftecisi’ni deneyiniz efem.) Banyodan çıkan fotoğrafları alıp minik bir çaycıda oturduk. O çay bitene kadar fotoğraflara bakıp arada bir sokağa göz atmak ve insanları izlemek yine en büyük keyiflerimizden biriydi. Sonrasında olaysız dağıldık ve ben günün en keyifli saati olan vapur yolculuğu ile Batman okuyarak eve döndüm. (Yazar burada keyiften sırıtmaktadır.)

Geldik 14 Nisan Perşembe gününe. Festivalde iki film izlediğimiz günlerden biriydi. İlki Otto Preminger klasiklerinden Saint Joan, diğeri ise Bir Kadın Bir Erkek (Un + Une) isimli bir Fransız filmiydi. İlk filmi İtalyan Kültür Merkezi’nde izledik. Mekanı da filmi de pek sevdik. Diğer film de eğlenceliydi. Finalinde biraz Issız Adam’a bağlayıp bizi güldürdü ama olsun. Bu arada Fitaş’ın yatak moduna geçen koltuklarından nefret ettiğimi de söylemeden geçmeyeyim! Filmden sonra EspressoLab’a gidip birer kahve içip ancak kendimize gelebildik! Bu mekan ilk açıldığında ne de güzel bir yerdi. Şimdi maalesef gürültü ve kalabalıktan ibaret!

16 Nisan Cumartesi için tek filmimiz vardı, Şehrin Şarkısı (Urban Hymn). Konusu itibariyle festivalde izlediğimiz en ağır film olmasına rağmen su gibi aktı gitti. Ama üzerimizde bıraktığı hüzün nedeniyle filmden sonra kendimizi Nevizade yollarına vurup bira içerek toparlayabildik!


17 Nisan Pazar günü festivalin kapanışını yaptığımız gündü. Filmimiz 16.00’da olmasına rağmen erkenden uyanıp sağlam bir kahvaltı ettik. Ardından pek sevdiğimiz Drip Coffee’de kahvelerimizi içip sokağın ve kedilerin fotoğraflarını çektik. Ortaköy’e inip biraz yürüyüş yaparak güzel havanın tadını çıkarttık. Feriye Sineması’na ulaştığımızda çoktan yorulmuştuk! Kapanış filmimiz benim hakkında pek çok olumsuz yorum okuyup sevgilinin gözünü korkutmama sebep olan Brooklyn idi. Artık beklentimizi fazla düşürdüğümüz için mi bilmem sevdik biz filmi.

Evet bir festivali daha geride bırakıp gelecek festival için gün saymaya başladık bile.

Yazının tamamını okuma sabrı gösterip bu cümleye kadar ulaşanlara da ayrıca teşekkürü borç bilirim efem.

14 Nisan 2016 Perşembe

Günün Notları


Kısa bir aradan sonra buradayım. İçtiğim D vitaminleri işe yarıyor sanırım, üşengeçlik ve depresyon sandığım kolumu dahi kaldıramama hali azalmaya başladı. Yıllık izne çıkmam da bonusu oldu elbette.

Sevgilimin instagramda paylaştığı bir fotoğraf sonrasında çocukluk anılarımızı konuştuk. Ben çocukluğumu hep üzülerek anıyorum. Büyük kısmı yokluk, borç ve zorluk içinde geçti. Ne bisikletim oldu, ne atlıkarıncaya bindim ne de oyuncaklar alındı bana. İnsanların cd çalar almaya başladığı dönemde ben daha yeni bir walkman sahibi olabilmiştim o da yaz tatilinde çalıştığım için kazandığım para sayesinde. Cep telefonuna bile üniversitedeyken sahip olabildim o bile kolay olmadı. Çocukluk anılarımla aram hoş değil. Evet bana kattığı çok şey oldu ama bugün bile bisiklete binemiyorsam geçmişe olan küslüğümdür sebebi.

Burnumuz yeterince sızlayıp gözlerimiz de dolduğuna göre daha eğlenceli şeylerden bahsedebiliriz sanırım.

Bu aralar okuma hızım iyi gidiyor. Haftada 3-4 kitap okuduğum oldu. Umarım böyle devam edebilirim.

Kafa dergisini biliyor musunuz? Sevgilim sayesinde haberdar oldum ben de. Sanırım Kasım ya da Aralık ayından beri alıyoruz dergiyi. Çok keyifli bir dergi, tavsiye ederim.

The Dears ve Ane Brun konserlerini izledik geçtiğimiz haftalarda. İkisi de beklediğimden daha hareketli ve keyifli geçti.


Blogu eskiden beri takip edenler bilir en sevdiğim etkinlik İstanbul Film Festivali'dir. Her sene festivalin bir haftasına yıllık izin alırım. Bu yıl da aldım ancak bilet sayısını 10 olarak sınırladım. Güzel tarafı sevdiğim o güzel adamla birlikte filmler arasında koşturmak, kahve ya da çay keyfini birlikte yapmak, filmlerle ilgili atıp tutmak oldu. İyi ki öyle oldu.


Bazı anlar var dondurmak ve orada uzun uzun kalmak istiyorum. Size de oluyor mu? Oluyordur mutlaka! Bu fotoğraf o anlardan birine ait, her baktığımda tekrar tekrar o mutluluğu hissedeyim diye.


Çarşamba günleri ritüelimiz var, ben (mecburen) Gebze'den servise binip trafikte daralarak gelirken sevgilim vapur keyfi ile Kanlıca'ya gelir, çayımızı içip, kurabiyemizi yerken hasret gideririz. 1 saatlik vapur keyfi yapan ve bol bol güzel fotoğraflar çeken sevgili her defasında beni kıskandırır! :) Bu hafta festivalde bir film izledikten sonra banyoyu bekleyen filmlerimizi Sirkeci'ye götürdük. Akşam eve dönüşte aynı vapuru kullandım. O bir saatlik yolculuk nasıl iyi geldi anlatamam. Vapur yolculuğunu çok severim ve hep iyi gelir. Ancak bu farklıydı. Hava temiz, gün güzel, manzara muhteşemdi. Sıkıldığınızda Boğaz'a Gidiş adı altında Eminönü'de bulabileceğiniz bu vapurlardan birine atlayıp uzun bir vapur yolculuğu yapın derim, emin olun iyi gelecek.

Sirkeci demişken aynı gün gara da uğradık. O gün aynı zamanda film fotoğrafçılığı günü idi. Biz de buna yakışır bir kutlama yaptık. Bol bol fotoğraf çektik.


Bilenleriniz vardır mutlaka, Sirkeci'de tarihi bir köfteci var Filibe. Ben daha önce ismini duymuş ancak gitmemiştim. Sevgiliden öğrendiğim kadarıyla minik dükkanlarından çıkıyorlarmış ancak mevcut dükkanın hemen arkasına taşınmışlar. Yolunuz düştüğünde uğrayınız efendim, gerçekten iyi köfteler yapan bir mekan. Küçük bir esnaf lokantası gibi, lüks arıyorsanız değil ama lezzet için doğru adres.

Aslında yazacak çok şey var, birkaç gündür blogu sürekli açıp yazmaya başlıyorum ama bir aksilik çıkıyor ve yarım kalıyor. O yüzden yazabildiğim kadarını paylaşmak en iyisi. Hem bir sonraki yazı için de bahanem olsun.

3 Nisan 2016 Pazar

Heybeliada


Madem bugün güzel bir gündü öyleyse kişisel yazılı tarihimize notumuzu düşelim.

"Korkuyorum ben vapura binmeye yaaa" şeklindeki haykırışlarıma aldırmayan sevgilim elimden tuttuğu gibi çekiştirip götürdü beni Heybeliada'ya. Ocak ayında Büyükada turu yaptıktan sonra karar vermiştik her ay bir Cumartesi günümüzü böyle kaçışlara ayırmaya. Heybeliada daha önce gitmediğimiz yerlerdendi. Her mini gezi öncesinde yemeği nerede yeriz, kahveyi nerede içeriz diye araştıran biz bugün gayet hazırlıksız, plansız gittik ve kendimizi günün akışına bıraktık. İyi ki öyle oldu. Vapurdan indiğimizde ne yöne gideceğimizi bilememek bile ayrı bir keyifti.




Tek bildiğimiz mekan olan Luz Cafe'yi de vapurda ekşi sözlüğe baktığımız için biliyorduk. Önce onu aramaya karar verdik, aynı zamanda biraz sokakları da gezmiş olacaktık bu şekilde. Luz Cafe, adanın en güzel mekanı dersem abartmış olmam bence. En azından benim gördüğüm mekanlar arasında öyle. Şirin ve küçük bir mekan, kareli örtüler, masalarda çiçekler, değişik sandalyeler, cana yakın çalışanlar (sahipleri de olabilir bilmiyorum açıkçası), güzel bir sokak ve minik güzel detaylar vardı. Bir de adının karşılığını veren ev yapımı limonata ile sakızlı kahve. Eee daha ne olsun? Bu kafeyi görün, tadına varın ama diğerlerine yaptığınız gibi sıradanlaştırmayın. Yoksa karşınızda beni bulursunuz ve acımadan ağzınıza tuvalet terliği ile vururum, uyarmadı demeyin!



Efendim, kafede bir güzel mayışıp, fotolar çekip ve elbette içeceklerimizi de hüplettikten sonra düştük sokakları keşfetme peşine. Ara sokaklarda dolaştık, evlerde yaşayanların hayatlarına dair tahminler yürütüp, adadan ev alma planları yaptık. Tabii bunun için önce büyük ikramiyeyi kazanmamız gerekiyor sonrası kolay!

Hayaller bizi fazlasıyla acıktırdı, kendimize uygun bir esnaf lokantası arayışına girdik. Pek fazla seçenek olduğu söylenemez ancak Çat Kapı isimli bir mini mekan derdimize derman oldu. Sahil kenarındaki fabrikadan birlikte çıkmış gibi görünen birbirinin benzeri mekanlar ilgimizi çekmediği ve önce samimiyet ardından evde olma hissi aradığımız için bu minik köfteci bizi fazlasıyla mutlu etti.

Karnımızı doyurduktan sonra biraz daha gezindik ve ritüelimizi bozmayıp adaya ait magnetler aldık. Havanın gittikçe soğuması biraz yormuş olsa da keyfimiz yerindeydi. Vapur saati yaklaştığı için bir diğer ritüelimizi de gerçekleştirip adanın fırınından (Meltem Fırın) yol için atıştırmalıklar alıp vapuru beklemeye koyulduk. Vapur yolculuğu ayakta kalmamız ve insan görünümlü bilinmeyen canlılarla yolculuk yapmamız nedeniyle biraz yorucuydu ama tüm gün öyle güzeldi ki bu da nazar boncuğu olsun.


Bir önceki yazıda dilemiştim daha mutlu bir yazıda görüşmeyi, bu sefer oldu sanki. :)

1 Nisan 2016 Cuma

Günün Notları



Yine uzun bir ara ve sonrasında buradayım. Açıkçası ne yazacağımı bilmiyorum sanırım sadece geçen iki ayın özetini yazmaya çalışacağım. Zaten kısır bir dönem olduğu için uzun bir yazı olmayacak.

- Bugünlerde herkes gibi benim de canım çok sıkkın. Keyifsizim, üzgünüm, kızgınım vs. Ancak bunları tekrar tekrar yazamayacak kadar da yorgunum. Sosyal medyada sesi çıkmayanlar için yorum yapanlar var, sesi çıkmayanlardan fikri olmayan, tarafını duruma göre seçen bir grupmuş gibi bahsedilmiş. Değil güzel kardeşim herkes öyle değil en azından. Nasıl konuşan, yazan ve o hastagleri kullanan herkes içten değilse susan herkes de boş değil. Kimisi gerçekten yorgun, kimisi umutsuz, kimi çok mutsuz, bazıları korkuyor. O yüzden atıp tutmadan önce iki kez düşün, biraz anlamaya çalış olur mu?

- Uzun süredir pek az etkinliğe gittik, çokça bilet yaktık bilerek ancak istemeyerek.

- Birkaç haftadır İstiklal Caddesi’ne gidemedik mesela. Bırakın caddede rahat yürümeyi evden çıktığım anda tedirgin oluyor hem kendimi hem de sevdiklerimi bunaltıyorum.

- Yazmadığım dönemde neler yaptık bir anımsamaya çalışayım. Öncelikle If İstanbul vardı, yalnızca iki film izledik ama ikisi de iyiydi. Vizyondan da Batman vs Superman’i izledik.

- Görmeyi çok istediğim Ses Tiyatrosu’nda izlemeyi çok istediğim birini izledim sahnede, Ferhan Şensoy. Ancak keşke o bileti almasaydım ve keşke o gün orada olmasaydık. Neden diye sorarsanız burada detaylıca anlatıldı.

- Dün akşam Salon İKSV’de The Dears konserindeydik. Beklediğimizden daha hareketli ve enerji dolu bir konserdi. Uzun zamandır etkinliğe hasret kalmış olan bünyemize iyi geldi. Tekrar gelirlerse kaçırmayın derim.

- Yılın en sevdiğim etkinliği İstanbul Film Festivali dönemi yaklaştı. Geleneği bozmayıp yıllık iznimi aldım ancak istediğim gibi yoğun bir plan yapamadım.

- Maşukiye, Sapanca ve Kartepe içerikli bir tura katıldık. Özetle "gitmeyin" diyorum.

- Güzel kitaplar okudum ancak yıllık hedefin gerisindeyim. Bir ara okuduklarımdan da kısaca bahsetmek istiyorum. Kitap tavsiyesi içeren bir yazı yazmak da bir sonraki görevim olsun hatta.

- Az önce çantamdaki tüm etkinlik biletlerime kolonya döküldüğünü ve hepsinin silindiğini gördüm.

İki ayın özeti bu. Daha mutlu bir yazıda görüşmek üzere.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Özet



Her yıl Aralık ayında o yılın muhasebesini yapmayı sevenlerdenim. Ancak ameliyat sonrası başlayan unutkanlık halim nedeniyle blog ya da ajandamda kayıtlı olmayan çoğu şeyi anımsamak zorlaştı. Bunu aşmak için elimden geldiğince not tutuyor, kaydediyor ve sevmediğim halde daha sonra kolaylıkla ulaşabilmek adına yer bildirimleri yapıyorum. Özellikle Ağustos ayından beri hayatımı güzelleştiren insanın da etkisiyle kayda alınacak şeyler arttı. Bu da daha fazla not tutmak, daha çok yazmak ve hep hatırlamak demek. Bu bir şuraya gittik, bunu izledik, aaa bak orası çok iyidir yazısı gibi görünecek olsa da altında çok daha fazlası olan ve yazan ve okuyan öznelerinin satır aralarında bol bol sırıtacağı bir yazı.

Efendim, yeni yılı kutlama şansını ancak 1 Ocak'ta yakalayan bir çift olarak ilk hedefimiz yıla birlikte kahvaltı ederek başlamak idi. Bunun için Beşiktaş'ta kahvaltıcıların olduğu sokağı seçtik ama yılın ve sabahın ilk saatleri olmasına ve yoğun kar yağışına rağmen kahvaltı edecek mekan bulamadık. (Kafelerin dışındaki uzun kuyruklara değinmek bile istemiyorum!) Biz de ayaklarımızın bizi götürdüğü yere giderek, küçük ve sakin bir mekan bulup çayın sıcaklığına kendimizi bıraktık. Akşam için ise hedefimiz Nevizade'de yer alan İmroz oldu. Rakı ve mezelerin güzel ancak garsonun suratsız olduğu (hayır garsonun sürekli sırıtmasını beklemiyoruz) bir mekan olsa da bizim keyfimiz iyiydi o yüzden tekrar gidilmesi sakıncalı olmayan yerlerimize eklendi.

Kar ve soğuk havayı sevmenin avantajını kullanıp çoğu insanın eve tıkılıp kaldığı günlerde sürekli dışarıda vakit geçirdik. Bunlardan birini de İstanbul Modern sergilerini gezerek değerlendirdik. Sergiden önce yaptığımız kartopu savaşına da değinmemek olmaz.

Yeni yılın ilk haftası pek sevdiğim dönemlerdendir, bunda doğum günümün bu hafta içinde yer alması da etkili elbette. Bu yıl pek şımartıldığım günlerden biri olarak kayıtlarımıza geçti o gün. Varlığı yeterli bir mutluluk sebebi değilmiş gibi bir de düşünceli ve bol sürprizli halleri ile günümü güzelleştiren sevgiliye bir kez daha teşekkürlerimi sunarım.

Yılın ilk oyununu İBB Şehir Tiyatroları'nda, sevgilim ve kardeşimle birlikte izledim. Kısasa Kısas iyi bir oyun efem, tavsiye ederim. O akşam yanımıza arkadaşlarımızı da alarak Beylerbeyi'ndeki İnciraltı Meyhanesi'ne gittik. Çok güzel bir mekan, tekrar tekrar gidilesi. O güne de pek yakıştı.

Bu ay genel olarak çok keyifli geçse de 20 Ocak Çarşamba gününü özellikle yazmak ve hep hatırlamak isterim. O gün hem uzun süredir aradığımız ve hep aklımızın bir köşesini gıdıklayan analog fotoğraf makinelerimize kavuştuk hem de minik minik güzel haberler aldık. Özellikle umutsuzluğa kapıldığımız günlerde tekrar iyi hissedebilmek adına yazdım. Evet efendim artık birer Canon AV-1 sahibiyiz ve pek şanslı çıkarak inanılmaz temiz iki makineyi kısa süre içinde bulduk, ilk filmlerimiz de banyodan geldi sonuçlar beklediğimizden çok daha iyi. Onlar için ayrıca bir yazı hazırlamak da planlarımız dahilinde.

Ay içinde sadece iki kez sinemaya gidebildik. The Hateful Eight ve The Revenant'ı izledik. İkisini de beğendim.

Geçtiğimiz hafta bir Sirkeci - Beyazıt turu yaptık. Çok uzun süredir gitmediğim ve özlediğim yerlerdendi. Eski günleri anıp, fotoğraf çekerek çıktık yokuşu, şansımıza soğuk ama güneşli bir gündü. Yolumuz Vefa Bozacısı'na kadar uzandı. Keyifli bir gündü.

Bu Cumartesi ise yine soğuk havaya aldırmadan makineleri ve filmlerimizi alıp vapura koştuk, yaklaşık 1,5 saatlik vapur yolculuğu ve Büyükada bize iyi geldi. En kısa zamanda o günü detaylı anlatmak da hedeflerim arasında! :)

Ocak ayının özeti az etkinlik, bol yürüyüş, fotoğraf ve aşk oldu.

Kısa zamanda görüşmek üzere!