11 Ekim 2020 Pazar

Biraz Yoruldum

Ne yazacağımı bilmeden oturdum pc başına. Uzun süredir ağzımda kekremsi denilen cinsten bir tat, hayatımda yolunda giden şey sayısı bir elin parmakları kadar belki. Çok yorgun hissediyorum ama gerçekten çok yorgun. Omuzlarımda ve kafamda tonlarca ağırlık varmış da atmak için senelerdir çırpınıp duruyormuşum gibi bir yorgunluk. İstediğim şeylerin çoook uzun zaman sonra beni bulmasına, ağır aksak gelmesine ya da çoğunlukla gelmemesine alıştım sanıyordum ama yanılıyormuşum. Bir kez sadece bir kez bir şeyin kolayca gerçekleşmesini istiyorum. Ne olduğunun bir önemi yok ne kadar önemli bir şey olduğunun da. Sadece ama sadece kolay olmasını, beni şüpheye düşürecek kadar kolay olmasını istiyorum. Hatta o kadar kolay ve hızlı gerçekleşsin ki ulan bu iş çok kolay oldu bir pislik çıkmasın diyeyim, içi boş bir korku yaşayayım istiyorum. 

Hayatım boyunca kendimi şanslı hissettiğim an sayısı fazla değildi zaten ama hiç bu kadar şanssız ve sabırsız da hissetmemiştim kendimi. Sürekli bekliyorum, bir iş fırsatı çıkıyor aylarca bekliyorum tam olacak derken bir aksilik çıkıyor yine de enseyi karartmamaya çalışıyorum biraz daha sabrediyorum yine tam olacakken başka bir aksilik çıkıyor yine bekliyorum, haftalarca bekliyorum. Sadece ve sadece küçük bir iş fırsatı için bile normalde olmayacak birkaç aksiliğin üst üste gelesi tutuyor konu ben olunca. Uzaktan bakınca mızmızlanıyormuş gibi görünüyor olabilirim inanın bilmiyorum tek bildiğim sabrım kalmadı. Hiçbir şeye sabrım kalmadı. Bir kez ve hemen şimdi herhangi bir şey çok kolay bir şekilde gerçekleşsin istiyorum. Lütfen. 

28 Haziran 2020 Pazar

Günün Notları

Blogla daha fazla ilgileneceğime, düzgün bir şekilde not tutacağıma, ajandamı her gün tam olarak dolduracağıma dair sözler veriyorum kendime ancak içinde bulunduğumuz bu dönem elimi kolumu ve tüm isteğimi bağlıyor sanki. Sonra sevdicek bir blog yazısı yazıyor ve ben hemen gaza gelip kendimi burada buluyorum ama aklım tamamen boş. Bu nedenle yine aklıma ne gelirse yazacağım bir yazı olacak.

100 gün sanıyordum ama saymaya üşenmeyen sevgilim sağ olsun 102 gün olduğunu öğrendim, tam 102 günü ofise gitmeden, sevgilimi görmeden, dışarıda bir çay ya da kahve içmeden, denizi görmeden, ağaçları hayran hayran seyretmeden, sokaklarda  yürümeden, kulaklığımı takıp yolu izleyerek eve dönmeden geçirdim. Yanında getirdiği hastalık korkusu da cabası. Normalde sevdiğim, evde yapmaktan hoşlandığım şeyler bile yetmez oldu ve sanki birer göreve dönüştü. Amaç sadece günü bitirmek haline geldi. Baktık olmayacak, beklediğimiz güzel haberler, azalan sayılar bir türlü gelmiyor biz de buluşmaya  karar verdik. Çünkü neredeyse akıl sağlığımızı kaybetmek üzereydik. 

Maskeler, mesafeler, kolonyalar eşliğinde bile olsa dışarıda olmak, birlikte olmak bir parça da olsa normal hissettirdi. Kendimize geldik, moral depoladık diyebilirim. Öyle bir depolamak ki bugün mesainin yoğunluğuna bile sinirlenmemek diyeyim siz anlayın. :D Birlikte hiçbir şey yapmadan oturmayı bile delicesine özlemişiz. Birbirimizi görünce daha iyi anladık. Beyoğlu turu yaptık, biraz da turist bakışı ile dolaştık. Yeni açılan bir kafede kahve içtik, Galata Kulesi'ne selam veren bir yerde oturduk, daha önce hiç çekmemiş gibi hasretle tramvay fotoğrafı çektik, defter alıp günü not ettik, geleceğe dair hayaller kurduk. Hayatın ne getireceği hepimiz için belirsiz belki ama hayal kurmak bir parça da olsa iyi hissettiriyor. 

Aslında neler okuduğumdan, izlediğimden de bahsedecektim ama vazgeçtim. Bu yazı buluşmamızın hatırlatıcısı olarak kalsın, kültür sanat temalı yazı da blog için bir sonraki gaz sebebi olsun.

Pandemisiz günler dileğiyle. 

7 Haziran 2020 Pazar

Tren Öyküleri (*)




İçinde tren olan kitapları, filmleri çok seviyorum. (Bir de vapurlar ama şimdilik konumuzla ilgisi yok.) Okumaya ya da izlemeye başladığımda benim için bir adım önde oluyorlar. Trenlere olan bu sevgim nasıl başladı bilmiyorum. Çocukluğumdan aklımda kalan tek bir anı var trenlerle ilgili o da oldukça sisli. Anneme sorduğumda bir akraba ziyareti için bindiğimiz banliyö treni olduğunu öğrendim ancak benim aklımda sadece trenin penceresinden gözüme giren güneş ışığı, o ışığın arasından gördüğüm evler, caddeler, elimdeki kağıt helva, sarı fistosu olan puantiyeli beyaz elbise var. Bir de trenin ritmik sesi. Hepsi bu. Acaba bu yeterli mi trenleri sevmeye?

Sonraki anılar üniversite yıllarından, Eminönü ya da Sirkeci'den Kadıköy vapuruna binince başlıyor, tam Haydarpaşa Garı önünde yolcu indirmek için dururdu vapur. Bina tüm güzelliğiyle gözümüzün önünde olurdu, tam fotoğraf çekmelik an, hem hafızayla hem de fotoğraf makinesiyle.

Üniversite bittikten sonra ise 15F ile Beykoz'dan Kadıköy'e giden bir otobüste devam etti anılar. Haydarpaşa öncesinde bir durakta inip o yolu yürüyerek Kadıköy'e giderdim. Hem de her yolculukta, yaz ya da kış fark etmeden. Artık sadece anılar var, vapur o iskeleye uğramıyor, trenler kaldırıldı, Haydarpaşa sessiz kaldı. Bir de içinden tren geçen kitaplar ve filmler. Kitap bitti, hatırlattıkları da yazıldığına göre sırada İşe Yarar Bir Şey'i tekrar izlemek var.

(*) Okuduğum kitabın ismi. Tren Öyküleri - Yitik Ülke Yayınları

7 Mayıs 2020 Perşembe

Biraz Oradan Biraz Buradan

Günler bir yandan freni patlamış kamyon misali şuursuz bir hızda ve paldır küldür bir yandan da yolun karşısına geçmeye çalışan salyangoz ayarında geçiyor. Günün bitiminde dönüp bakınca hem çok şey yapmış hem de işe yarar hiçbir şey yapmamış gibi bir his doluyor içime, anlayacağınız herkes gibi kafam karışık. Az önce kardeşim hangi günde olduğumuzu sorduğunda hemen yanıt verememek içimi acıttı, oysa Pazar günlerinin sıkıcılığını adım gibi bilen insanım hemen yanıt vermem gerekirdi, veremedim. Çünkü her gün birbirinin aynısı sıkıcılıkta. Evet giriş paragrafından da anlayacağınız üzere sürekli bir sızlanma halindeyim. Özlemek, üzülmek, endişelenmek ve sızlanmak günlük rutinim haline dönüştü. Arada bir gözyaşı ile de sosluyorum mis gibi oluyor.

Aslında aklımda yazmak yoktu ama baktım sevdicek bir yazı yazmış, eksik kalmak olmaz. Yok canım o hiç baskı yapmadı tamamen benim isteğimle yazdığım bir yazı bu :D 

Evden çalışma hatta her şeyi evden yapma düzenine geçeli 48 gün oldu. Kahve, kitap ve film üçgeni ile oyalanmaya, akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Bu aynı zamanda her şey iyi olacak umuduna tutunmamıza da yardımcı oluyor.



Az önce bitirdiğim bir kitap var, içinde 6 tane öykü yer alıyor. Hans Fallada tarafından yazılıp Can Yayınları aracılığı ile bize ulaşan kitabın adı Neden Ucuz Saat Takıyorsun? 
Hikayelerin ortak noktası fakirlik. Kitaba ismini verenden ziyade Elli Mark ve Mutlu Bir Noel Kutlaması isimli öyküsünü çok sevdim. Hem burnumu sızlattı hem de umut aşıladı.

Yazıya başladığımda Pazar günüydü, taslakta bıraktım devam etmek içimden gelene kadar beklesin diye. Günlerden Perşembe, markete gidip geldim. Sonra paketleri ve kendimi dezenfekte edip bir kahve yaptım. Şu an biraz daha iyiyim sanırım.

Çoğunluk için pek yeni sayılmasa da bizim için yeni olan bir diziye başladık, Westworld. Henüz iki bölüm izlediğimiz için erken olabilir ama çok ilginç bir konusu var ve bizi kendine bağlamayı başardı.

Dün yeni bir öykü kitabına başladım, daha ilk öyküde yazarın dili kullanımı, kurduğu cümlelerin akıcılığı ilgimi çekti. Şimdiden öneriyorum. (Yağmurdan Sonra - William Trevor)

Şimdilik benden haberler bu kadar. Umarım iyisinizdir ve iyi olmaya devam edersiniz. 

16 Nisan 2020 Perşembe

Günün Notları



Filmlerde gördüğümüzde abartılı bulduğumuz, inanmakta zorlandığımız sahnelerin benzerlerini yaşadığımız ve doğal olarak bunu sindirmekte zorlandığımız bir dönemdeyiz. Hollywood klişelerinin tamamını barındıran garip bir senaryo gibi ama maalesef tamamen gerçek. Groundhog Day filminde ana karakter Phil gibi her gün birbirinin neredeyse aynısı, tatsız, endişe dolu günlere uyanıyoruz. Her şey belirsiz, ne zaman rutinlerimize döneceğimizi bilmiyoruz. Bazılarımız evde kalabilecek kadar şanslı (ne kadar şans denebilirse tabii) ancak büyük çoğunluk ya işsiz kaldı ya da tüm endişelerine rağmen işlerine devam etmek zorunda. Her günüm tanımadığım ancak varlığından bir şekilde haberdar olduğum insanlara, sokaktaki kedilere, köpeklere, zor durumda olduğuna inandığım canlıların tamamına üzülmekle geçiyor. Çoğumuz da böyle biliyorum. Her sabah bu sürecin ne zaman biteceğine dair bir müjde duyabilme ümidiyle başlıyorum güne. Şu ana kadar olmaması her defasında acıtsa da bir şekilde umudu taze tutmaya çalışıyorum. Ciddi anlamda tecrübeliyim zaten bu konuda. :) Özlediğim her şeye yeniden kavuşacağıma inandığım anları hayal ediyorum. Umarım yarın kadar yakındır. 

Yaklaşık 1 aydır evden çalışıyorum, bir anlamda karantina günlüğü çıkartmak için buradayım. Uzun girişten sıkılmayıp bu cümleye kadar geldiyseniz teşekkür ederim. Yazının bundan sonrası blogumda her zaman gördüğünüz Günün Notları formatında olacak ya da en azından öyle olmayı deneyecek. 

- Gün içinde mesaiden kalan zaman normalinden fazla olduğu için her güne bir film ya da kitap okuma zamanı sığdırmaya başladık.

- Mubi üyeliği başlattık yakın dönemde, festival filmleri diye adlandırılan türü seven biriyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Bu anlamda doyurucu filmler var. Hatta izleyip çok sevdiğim iki filmi de tavsiye edeyim. Biri 1976 yapımı Kaderi Arayan Adam (Mr. Klein)  diğeri ise 1934 yapımı Ekmek Kavgası (Our Daily Bread) 

La Casa De Papel 4. sezonu izledik. Maalesef kendimi kandırılmış hissediyorum, hikayenin bu kadar uzatılması gerekir miydi?

- Gün içinde bolca kahve içiyorum. Her defasında da dışarıda içtiğimiz kahveleri ve o anlarda hissettiğim nefes alma hissini özlüyor ve burnumun sızlamasına teslim oluyorum. 

- Yakın dönemde izleyip hayran kaldığım filmlerden biri de Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi. Tablo gibi sahneleri olan, müzikleri ayrı konusu ayrı güzel bir filmdi. Tavsiye ederim. 



- Güzel kitaplar okudum bu ara, adını sıkça duyduğum yazarlardan biri olan Yu Hua'dan Yaşamak isimli kitap bunlardan biri. İç acıtan, yok artık dedirten bir hikayesi vardı karakterin. 

- Tavsiye edeceğim diğer kitap ise Kör Suikastçı. Margaret Atwood benim için ne yazsa okurum dediğim nadir yazarlardan biri. Kitabı uzun süre önce sevdicek hediye etmişti ancak sanki zamanını bekler gibi elim bir türlü gitmedi. Kafamın sorunlarla dolu olduğu, günlerin iş yorgunluğu ile geçip gittiği dönemde okumak istemedim. Böylece aylar boyunca kitaplıkta bekledi. Geçtiğimiz hafta birden gözüme ilişti ve okumaya başladım. Daha ilk sayfada yazarı okumayı ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Benim için şaheser kategorisinde bir kitap. Hem roman içinde roman şeklindeki yazım tarzı, hem karakterleri, hem filmlere taş çıkartacak hikayesi. Her şeyiyle çok ama çok lezzetli bir kitap. Düşüncelerimi gündemden uzaklaştırmama da çok yardımı oldu. Özetle okuyunuz efem. 

- Benden haberler böyle sevgili blog. Günler özlemek ve sevdiceğin de dediği gibi ukde biriktirmekle geçiyor. Gün içinde sıradan gibi gördüğümüz ancak minik keyifler veren her şeyi, vapur yolculuklarımızı, bir kafede boş boş oturup caddeyi izlemeyi, sinema ya da tiyatroya gitmeyi, oyun sonrası bir soğuk bira içip izlediğimiz şey hakkında konuşmayı, endişe duymamayı, korkusuzca otobüse binebilmeyi, sevdiklerime sarılmayı ama en çok da sevgilimin kokusunu özledim.